28 Aralık 2012 Cuma

OKUMALARIM/ KÖRLÜK

"Bakabiliyorsan; gör.
Görebiliyorsan; gözle."

Jose Saramago'nun yeni bitirdiğim 'Körlük' adlı romanı böyle başlıyor. Kısaca özetlemem gerekirse, adamın biri birdenbire kör olur. Sonunda, körlüğün, salgın halinde topluma yayılmasıyla birlikte tüm uygarlık yerle bir oluyor. Toplumsal ve politik hicivleri, dilinin ilginçliği nedeniyle; Saramago sevdiğim, beni etkileyen, siyasilere, demokrasi dediğimiz yönetim biçimine, toplumsal olaylara farklı bakmaya başlamamı sağlayan bir yazardır. Körleşmeyi önleyici bir etkisi oluyor insana.

Herhangi bir fiziksel nedeni bulunmadığı halde, gözlere aniden inen bir sis perdesi, uçsuz bucaksız bir süt deryasına hapsetmektedir insanları. Bulaşıcı olabileceği düşünülen bu beyaz körlüğü kontrol altına almak amacıyla, hükümet tüm körleri eski bir akıl hastanesinde toplar. Sıkı bir denetim altına alınan körlerin dış dünya ile ilişkileri tamamen kesilir. Körler; su tesisatlarının bozuk, tuvaletlerin tıkalı ve yetersiz olduğu, duşların akmadığı  bu eski binada,  kendi işlerini kendileri yapmak zorundadırlar. Hükümet ise belirli aralıklarla, toplumda her şeyin kontrol altında olduğunu, ülkenin geleceği için, herkesin bu özveride bulunması gerektiğini vurgular. Fakat, gerçek bir akıl hastanesine dönüşen ve tutsakların giderek arttığı bu binada, bireyler otokontrollerini  giderek kaybederler. İçerideki ortamdan kaygı duyan, durumu hükümet yetkililerine duyurmak için girişimde bulunan kişi, kapıdaki nöbetçi asker tarafından öldürülür.

Zamanla, çeteler oluşur. Açlık, tecavüz giderek artar. İnsanlar onurlarını yitirirler sonunda. Kargaşa, sefalet, pislik, rezalet kol gezmektedir. Sonradan aralarına katılan körün radyosu (pili bitene dek), tepkilerinde bir uyuşma, yumuşamaya neden olur (basının uyuşturucu etkisi). Körler, radyodan duyduklarının etkisiyle, kendilerini normalmiş gibi hissetmeye başlarlar ve bir kat daha körleşirler sanki...

İşler gittikçe çığırından çıkınca gözleri gören tek kişi olan (doktor olan kocasının yanında olabilmek için, kör olduğunu söylemiştir görevlilere) ve çevresindeki bu kokuşmuşluğu net olarak gören, ama, görmezden gelmeye çalışan aydın bir kadın olan doktorun eşinin (aydınların durumu, hapse atılma korkuları vs.. nedeniyle.) çetenin elebaşısını öldürmesi ve tecavüz edilen kadınlardan birinin yangın çıkarması sonucu bir isyan başlar. Kapıda nöbet tutan askerlerin de kör olması sonucu, dışarı çıkmayı başarırlar.
Dışarıda uygarlık çökmüş, bir çöplüğe dönüşmüştür. Marketler yağmalanmış, sokakları, birbirleriyle çarpışan, dövüşen körler, her yeri saran otlar, çöpler, insan ölüleri ve onları yiyen köpeklerle dolmuştur. Doktorun karısı; bunları göreceğime, keşke kör olsaydım," der.

Demokrasilerde, hele bizim gibi 'ileri demokrasi'lerde körlüğün nasıl yaygın olduğunu, hâlâ kör olmayanlar görebiliyor mu acaba? 'Tek kitap öneren, gençliği dindar ve kindar olmaya yönelten, hükümet üyelerinin gözünün içine baktığı, aykırı ses çıkarmaktan korkan milletvekillerinin çevresinde halka oluşturduğu, kendisine bir demokrasi kahramanı gözüyle bakılan kişinin toplumu yönettiği bir ülkede, "kral çıplak' diyenlerin başına gelenleri gördükten sonra, kim gıkını çıkarabiliyor ki!


Saramago, 1998 Nobel Edebiyat ödülünü aldığı törende, 'Körlük'le ilgili düşüncelerini şöyle dile getirmiştir: "Bu kitapla anlatmak istediğim, hepimizin körleşmeye başladığı değildir; bence körleşmiyoruz, hepimiz körüz. Körüz ama bakıyoruz. Bakabilen ama göremeyen kör insanlar."

Saramago'nun sözleriyle bitirmek en iyisi.

"Bakabiliyorsan; gör.
Görebiliyorsan; gözle."

23 Aralık 2012 Pazar

İÇ DÖKMELERİM/ MASAL DEYİP GEÇMEYİN

Daha önceki bir yazımda (İç Dökmelerim/Sakıncalı), 12 Eylül öncesi  Cem Yayınevi'nin, Arkadaş Kitaplar dizisinden çıkan, sonraları darbecilerce yasaklanan kitaplar üzerindeki görüşlerimden ve o tür çocuk kitaplarına duyduğum özlemimden söz etmiştim. Bu gün, kitaplığımı düzenlerken; sözünü ettiğim diziden, Andersen'in 1976 basımı, "Karlar Kraliçesi" adlı masalının ilk sayfalarına şöyle bir göz attım. Okuduğum birkaç paragrafı sizinle paylaşmak istiyorum.

".... Kara yürekli bir büyücü yaşardı eskiden. Büyücülerin en kötüsüydü.
İşte bu büyücü, günün birinde bir ayna yaptı. Aynanın bir özelliği vardı: Güzel şeyleri çarpıtıyor, çirkin şeyleri ise olduklarından on kat çirkin, on kat büyük gösteriyordu. Çiçekli yemyeşil ağaçlar, büyücünün aynasında haşlanmış ıspanak gibi görünüyorlardı; yakışıklı delikanlılar, eciş bücüş yaratıklara dönüyorlardı (.....) Kafalarından güzel bir düşünce geçiyorsa, alınlarında derin çizgiler beliriyordu.
Büyücü aynasını yapıp bitirince, ellerini sevinçle oğuşturdu. Ünü her yana yayılacaktı artık. Büyücülük okulundaki öğrencilerini çağırdı; "Bu aynayı dünyanın dört bir bucağına götürün, herkes baksın ona," dedi.
Öğrenciler aynayı her yere taşıdılar, herkese gösterdiler. Sonra, gökyüzüne çıkarıp meleklerin yüzüne tutmak istediler. (....) Sonunda çok yükseklere çıktıklarında, ayna kayıverdi.Yeryüzüne düşüp parçalandı. Binlerce, milyonlarca, milyarlarca parçaya bölündü. Kum tanecikleri gibi ufalandı. Bu da, büyük bir mutsuzluğa yol açtı.
Yelin savurduğu ayna parçacıkları bazı insanların gözlerine kaçtı. O insanlar dünyayı başka türlü görmeye başladılar. Çevrelerinde ne varsa, hepsi kötü, hepsi çirkindi sanki.
Ayna parçacıklarının bazıları da yüreklerine saplandı insanların. O yürekler katılaşıverdi, soğudu, yüreklikten çıkıp buz kesiliverdi. Bazı parçacıklar evlerin pencerelerine, camlarına yapıştı. O pencerelerden bakanlar kardeşlerini, arkadaşlarını birer düşman olarak görmeye başladılar.
Gözlükçüler de, bazı parçacıkları hiç bilmeden gözlük camlarına karıştırdılar. O gözlükleri takanların neler gördüklerini artık siz düşünün!
Bütün bunlar, kara yürekli büyücüyü çok eğlendirdi, katıla katıla güldürdü.
Aynanın bazı parçacıkları da havaya saçılmıştı, onlara ne olduğunu birazdan öğreneceksiniz......

 
Masalın bu küçük bölümünde sözü edilen  kara yürekli büyücü, gerçek dünyadaki beyin yıkayıcı "büyücüler"i  çağrıştırmıyor mu? Silahların patladığı, bombaların atıldığı, gençlere potansiyel suçlu gözüyle bakıldığı, çok sayıda insanın öldüğü, kadınların şiddet ve zulüm gördüğü, terörist gözüyle bakılan gazetecilerin cezaevlerine tıkıldığı, toplumun kamplara bölündüğü şu günlerde bizlerin gözlerine de masaldaki cam kırıklarından parçacıklar kaçmış olmasın!  Bütün bu olumsuzluklar insanları etkisi altına almışken, bizim gerçek dünyamızdaki kara yürekli büyücülerin; keselerini doldurup, bizi köşelerinden seyrederken kahkahalarla güldüklerini duyuyor gibi oluyor kulaklarım.

Belki de, 12 Eylül darbecileri yapmışlardı bu aynayı, işte o zaman dağılıp saçılmıştı kırıkları ortalığa. Alıntı yaptığım türdeki kitapları yasaklamaları da yaptıkları büyüyü, ancak okuyan kişilerin bozabileceğini düşünmüş olmalarındandır. Günümüz kara büyücülerinin de kitap yasaklama istekleri var ama çekiniyorlar; o günden bu güne dünya değişti çünkü. Yine de bir yolunu buldular; koyun kırpar gibi, kitap sayfalarını, satırları, paragrafları kırpıyorlar, şimdilik!..

Masal deyip geçmeyin, günümüzdeki pek çok çocuk kitabıyla karşılaştırıldığında, masallar mı daha gerçekçi, yoksa, şu son yıllarda yazılan çocuk kitapları mı, diye sorarsanız, yanıtım; "masallar" olacaktır.      

   

22 Aralık 2012 Cumartesi

HAYATIN İÇİNDEN/ KÜRT KOMŞULARIM


Evimin bitişiğindeki  dört katlı binada oturan komşularımın hepsi Kürt. Nedense (nedeni belli ama, yine de ben 'nedense' demeyi tercih ettim), bir arada yaşamayı ve birbirlerine yakın oturmayı tercih ediyorlar. Kürtlerle Türkler arasındaki  sorunların iyice yoğunlaştığı, pek çoğunun birbirine düşman gözüyle baktığı, sosyal paylaşım sitelerinde (özellikle Kürtler'e)  hakaretler edildiği şu günlerde Kürtler'le bir arada yaşayan ben, deneyimlerimi ve onlarla olan komşuluk ilişkilerimi konu edeceğim bu yazımda. Zor bir konu seçtiğimin farkındayım, ama siyasi söylemlerle beyinlerin yıkanmaya çalışıldığı, birtakım ideolojilerin silah dayar gibi insanlara dayatıldığı bu dünya düzeninde halktan birilerinin, kendi 'bağımsız' düşüncelerini, deneyimlerini, gözlemlerini anlatması gerektiğine inanıyorum.

Oturduğum mahallede apartmanlara rastlansa da, müstakil evler çoğunluktadır. İşte bu özelliği nedeniyle, komşuluk ilişkileri hâlâ sürmekte. Yine de, komşularıyla ilişkisi olmayan ben, pek tanımam kimseyi. Onlarla kendi arama sınır çizmeye özen gösteririm. Komşularım da belki bu nedenle resmi davranırlar, kadın erkek çoğunlukla 'Hocam' diye hitap ederler bana. Ne zaman ki, karşımdaki dört katlı binaya Kürtler yerleşti, benim komşuluk ilişkilerimde değişiklik olmaya başladı. Bu yeni komşularım; çizgilerimi kaldırmaya, beni aralarına almaya kararlıydılar. Her balkona çıkışımda, kapı önünde karşılaşmalarımızda selam verdiler bana. Hal hatır sormadan geçmiyorlardı yanımdan. Hatta, ihtiyacım olursa, seve seve yardım edeceklerini belirtiler. Ne de olsa, tek başına yaşayan bir kadındım onların gözünde. Elimde paketlerle alışverişten döndüğümü gördükleri anda, yardıma gönderirler çocuklarını ya da kendileri gelirler yardıma.. İnsan böyle sıcak yüzler, sıcak tavırlar karşısında yumuşuyor, araya koyduğu mesafeleri kaldırıyor. Seyrek de olsa, ortak konularımız pek olmasa da davetlerini kıramayıp onlara çay içmeye gider oldum. Kültürümüzde var karşılıklılık, ben de onları davet ettim. Gelmediler ama...

Kürt komşularımla olan bu sıcak ilişkiler, sanırım biraz yadırganıyordu, Türk komşularım tarafından. Perde arkalarına gizlenip gizli gizli gözetlemeleri, yüzüme baktıklarında bakışlarında hissettiğim farklılık bende böyle bir izlenim uyandırıyordu. Belki onlar da haklıydı, çünkü Kürtler, çevredeki Türkler içinde yalnızca benimle ilişki halindeydiler. Beni daha güvenilir bulduklarından mı, okuyan yazan biri olduğumdan mı, çevre kadınlarına göre daha farklı giyindiğimden mi, onlara karşı önyargısız olabileceğimi düşündüklerinden mi!.. Bilmiyorum... Aslında Kürt komşularımla  sınırlı da olsa yaşadığım bu ilişki, beni tedirgin etmiyordu, desem yalan söylemiş olurum. Hani, kamplara bölünmüş bir ülkenin insanlarından biri olarak, yanlış kampta yer almışım gibi...

Şu son seçim gecesi, müthiş derecede moralim bozuktu. AKP oyların yarısını toplamış, tv'lerin gösterdiği sokaklarda, seçmenleri sevinç gösterilerine başlamışlardı. Muhafazakarlaşmak; kadın haklarında geriye gidiş demekti, din tüccarlarının artması demekti, bilimden uzaklaşmak demekti, dikdatörlüğe kadar gidebilecek bir yolun başlangıcı demekti. Bütün bunları düşünmekten içim sıkılmış, karamsarlığa bürünmüştüm. Biraz hava almak için balkona çıktım. Kürt komşularımdan gelen kahkaha seslerini duydum.  BDP'lilerin seçim başarısı  fena değildi, neşeleri ondandır diye düşündüm. Neşelenmek, mutlu olmak istiyordum ben de... Pijamalarımı çıkardım, giyindim, Kürt komşularımın zilini çaldım. Balkona çıkıp "Kim o" diye seslendi birisi. Balkonlarında oturan Türk komşularımın bakışlarını üzerimde hissettim. Ama, ben madem ki mutsuzdum, mutlu olan birilerinin mutluluğunu paylaşırsam, bu duygudan kurtulabilirim, diye düşündüm. Kapı açıldı; içeri girdiğimde, apartmandaki bütün Kürtler'in bir araya toplandığı salonda, sevinç ve saygıyla karşıladılar beni. Çay içtik birlikte, pasta ikram ettiler bana. Ertuğrul Kürkçü'nün ve Sırrı Süreyya Önder'in milletvekilliğini kazanması gurur ve mutluluk kaynaklarıydı. Ben ise mutsuz olduğumu, bu mutsuzluğuma, AKP'ye oy veren Kürtlerin de neden olduğunu söyledim. Biraz sitem ettim onlara...

Evime döndüğümde, kendimi biraz daha rahatlamış hissettim. Aradan zaman geçti, AKP'nin Atatürk'e ve cumhuriyet değerlerine saldırıları artırdığı günlerden birine denk gelen bir ulusal bayramda, bir tepki, belki de  çaresizlik duyguları içinde oluşum nedeniyle, umudumu asar gibi bayrak astım balkonuma. Fakat bir yandan da Kürt komşularımın "Sen de mi ırkçısın Hocam" diye sitem ettiklerini duyar gibi oldum. Türk komşularım ise: "Sonunda yola geldiniz mi Hocam!" diyorlardı sanki!

Kitap Fuarı nedeniyle İstanbul'da kaldım bir süre. Evime döndüğümde, işinden dönen Kürt komşum, beni kapının önünde görünce, sevinç içinde gelip boynuma sarıldı sıkı sıkı. Evine davet etti ısrarla. Benim sevgili Türk dostlarım ise, bana sık sık telkinde bulunuyorlar: "Taşınsana Allah aşkına o mahalleden, Kürt mahallesi oldu orası!"
Duygulu ve duyarlı insanlarının içini acıtan pek çok olayın yaşandığı bu günlerin, en kısa sürede sona ermesi, en büyük dileğim.            

       

16 Aralık 2012 Pazar

ÇOCUKLUK AŞKLARIM

Düşlerimde de olsa, çocukluk yıllarıma geri döndüğümde, kendimi fantastik bir dünyanın içindeymiş gibi hissediyorum. Yaşamımda; radyonun dışında hiçbir teknolojik ürünün olmadığı o yıllarda seksekler, beştaşlar, evcilik oyunları, çizgi, yüzük, ip atlama, saklambaç, köşe kapmaca gibi oyunlarla geçen günlerin tadına doyum olmazdı. Kız çocuk olduğumdan, yüklenilen sorumlukların fazlalığı yüzünden-az buz değildi- doyasıya oynayamadığım anlar ise, en mutsuz anlarım olurdu. Böyle zamanlarda düşlerime sığınır; kendime, özgür olabileceğim başka dünyalar yaratır; böylece, omuzlarımdaki yükün ağırlığını hafifletirdim birazcık olsun. Belki de, çocukluğumu anımsadığımda, kendimi fantastik bir dünyanın içindeymiş gibi hissetmemin nedeni, sığındığım düşlerdeki ben'le, gerçek çocukluğumdaki ben'i birbirine karıştırmam yüzündendir.

Evcilik oyunlarını, kız kıza oynardık; öyle, bazı şarkılardaki gibi, "sen anne olurdun, ben baba olurdum" tarzı, erkeklerle birlikte oynanan oyun geleneği pek yoktu, yaşadığım küçük ve tutucu kasabada. Daha küçücük bir çocukken, gelenekler yoluyla, erkeklerden uzak durmanız gerektiği fikrini yerleştirmeye çalışsalar da beyninize; sizin, çocuk da olsanız, kalbinizden gelen duygularınıza engel olamıyorlar. Bir gün ne olduğunu bilmediğiniz, anlayamadığınız aşk, birden kapınızı çalıveriyor.

Aşk kapımı ilk çaldığında 8 yaşında, 3. sınıf öğrencisiydim. Farkında bile olmadan sınıf arkadaşım Mehmet'e karşı, içimde bir ilgi bir sevgi uyandı. Neden, Hasan Hüseyin ya da Osman değil, Mehmet'ti bu kişi bilmiyorum. Mehmet de beni  sevsin, beni beğensin gibi bir derdim yoktu; yalnızca ona yakın olmak, onunla konuşmak hoşuma gidiyordu, hepsi bu! Bu duygunun adının aşk olduğunu filan da bilmiyordum. Yalnızca, içimde sevinç, heyecan uyandıran bir durumdu bu duygu benim için. Rastlantıya bakın ki, yapılacak olan okul müsameresinde bana, Mehmet'in nişanlısı rolünü verdi öğretmenimiz. Nişanlılık konusunda bir bilgim olmasa da bunun benim açımdan hoş bir şey olduğunun farkındaydım ama. Bir gün okulun bahçesinde kovalamaca oynuyorduk, ebe bendim. Gözüm Mehmet'ten başkasını görmediği için, önce onu yakaladım, sözde, yakalama sırasında, Mehmet'in beline sarılmışım! Müzevir bir kız, gözümün önünde bir kağıt parçasına "Pakize, nişanlısını kucakladı." yazdı ve derse girer girmez öğretmenimize bu kağıdı verdi. O gün, anlamını kavrayamadığım bir olay yüzünden yaşadığım korkuyu yıllarca unutamadım. Yine o gün anladım ki, karşı cinse sevgi beslemek, ona dokunmak, ona sarılmak bir suçtur.

Neyse, ben yine konuya döneyim. Vefasızlık mıdır nedir; eve gittiğimde, yaz tatillerinde, şubat tatillerinde, uzak kaldığımda, Mehmet, hiç aklıma gelmiyor, ona karşı bir özlem duymuyordum. Belki de, çocukluk aşkının bir özelliğiydi bu. Fakat, vefasızlığım bu kadarla da sınırlı kalmadı. 5. sınıfa geçtiğimizde, sınıfımıza hafif tombul, çilli yüzlü, zekasının parlaklığı gözlerine yansıyan üstelik Bölge Şefi'nin oğluymuş diye söz edilen Erdal geldi. İşte o anda, Mehmet'in pabucu dama atıldı tarafımdan. Kalbimin yeni prensi Erdal'dı artık. Üstelik, Mehmet'e olan aşkımda olduğu gibi karşılıksız bir aşk istemiyordum. Erdal da beni beğensin, bana aşık olsun istiyordum. Mehmet, sıradan bir köylü çocuğuyken, karşıma farklı giyimli, bakımlı, şivesi düzgün, kasabada saygınlığı olan bir babanın oğlu çıkmıştı. Nasıl da çabuk düzenin kafa yapısına sahip oluveriyor insan! O saf, temiz, karşısındakini sırf içinden geldiği için, olduğu gibi seven temiz duygulu çocuk gitmiş, yerine bambaşka, yabancı biri gelmişti sanki.

Erdal'a olan aşkım, okulların yaz tatiline girmesiyle birlikte sona erdi. Onu daha sonra hiç görmedim, nerede olduğu, neler yaptığı hakkında hiçbir bilgim yok. Fakat Mehmet'le yıllar sonra (evlenmiştim; bir kızım bir oğlum olmuştu). Doğup büyüdüğüm Eflani'nin Devlet Hastanesi'nde karşılaştım. Yeğenimi götürmüştüm, doktor olarak karşıma Mehmet çıktı. Öylesine lafladık biraz. Pratisyen hekimdi. Tıp kitabına birlikte bakarak, yeğenimin sorununun ne olabileceğini araştırdık. O günden bu yana Mehmet'i de görmedim hiç. Fakat çok başarılı bir cerrah olduğunu, hâlâ çalıştığını duydum, Eflanililer'den.

Daha sonra, aşkın, erkeklerle konuşmanın, mektuplaşmanın yasak olduğu yatılı kız ilköğretmen okuluna gittim. Üç yıllık bir rahibe hayatından sonra, köy öğretmenliği yıllarım başladı... Şimdi düşünüyorum: Çocuklara eğitim verme görevini üstlenecek olan öğretmen adaylarını, aşkın sevginin yasaklandığı bir eğitim sisteminden geçirmek ülke açısından acı sonuçlar doğurur. Sırf kadın görüntüsünde diye, mankenlerin bile kafası kesilir, kolları bacakları kırılır, üstleri paçavralarla örtülür. Kadına ait bir organ diye 'vajina' sözcüğünden utanılır. Cinsel sorunlarla boğuşan erkeklere mesir macunu önerilir. Kadınlar boğazlanır, kurşunlanır, kesilir, diri diri toprağa gömülür. Bu zihniyet sahiplerinden korkan kadınlar korunma güdüsüyle, örtündükçe örtünür.

MAZİYE BİR BAK/ GENÇLİK AŞKLARIM

Yeni bir aşk arıyorum, haberin olsun
Beni bu hale koyan Allah'tan bulsun! (şarkı sözü)

Şarkıda, yeni bir aşk aramaktan söz ediliyor. Ben yeni bir aşk değil; ama, gençlik yıllarımın aşklarını aradım. Didik didik ettim belleğimi. Bilinçaltımı deşelemeye kalkıştım; bir iz, bir işaret var mı, bulabilir miyim diye. Karşıma yalnızca çocukluk aşklarım çıktı. Çocukluktan yetişkinliğe geçen süredeki yaşamımda, bir atlanmışlık, bir boşluk var bu konuda. Nasıl olur böyle bir şey! Kafam karıştı "hayatımdan aşkla sevdayla ilgili bir bölüm silinip atılmış; arama motoru arızalı olmasın sakın!" dedim kendi kendime. Gerçek yaşamla, sanal yaşamı karıştırdığım olur, bazen böyle!

Tutucu zihniyetin hakim olduğu bizim gibi toplumlarda, çocukluktan ergenliğe geçerken özellikle kızlara karşı baskılar, onu sindirmeler başlıyor. Evlere kapatılıyoruz, haremlik selamlık ilişkilere içine hapsoluyoruz, perdeler arkasına gizlenmeye zorlanıyoruz. Kısacası dünya ile ilişkimiz koparılmaya çalışıyor. Fakat, egemen zihniyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, gönlü ferman dinlemeyenlere sözünü geçiremiyor. Sözünü geçiremedikleri var; ama, benim gibi boyun eğiciler (o dönemim için) çoğunlukta ne yazık ki! Kendimi boyun eğicilikle suçlamadan önce gençlik yıllarıma, o günkü koşullara göz atmalıyım önce.

Ergenlik dönemimde, kadınlara dayatılanlar konusunda pek çok şaşkınlık yaşadım ama, beni en çok etkileyeni, bir köy camisinde, haremlik selamlık uygulaması nedeniyle tanık olduğum bir olaydı. Teyzemlerin köyünde bir Mevlit'e gitmiştim. Bütün kadınlar; caminin, asma kat benzeri, balkonumsu, korkulukları kilimlerle kapatılmış olan ikinci katına çıkıp diz üstü oturduk. Mevlit başladıktan sonra, kimi kadınlar gizli gizli, kilimlere açılmış küçük deliklerden alt katı gözetlemeye başladılar. Bunlardan biri de benden 3 yaş büyük olan teyzemin kızıydı. Merak ettim. Kulağına fısıldadım; "ben de bakabilir miyim o delikten," dedim."Bak ama çabuk!" dedi bana. Gözümü kilimdeki deliğe dayadım, baktım: Aşağıda diz üstü oturmuş, takkeli, çamurlu pantolonlu, buruşuk ceketli, tarşsız, sakalları birbirine karışmış adamlar oturuyordu. O yaşlarımda, kadınların bu pasaklı erkekleri niçin böyle hem ilgiyle, hem de böyle gizli gizli izlediklerini anlayamadım. Aşk desem, aşk değil; ilginçlik desem, ilginçlik yok! Romantizm desem... gülerim buna!

O dönemi gözler önüne sermem için, sanırım bu örnek yeterlidir. Gençlik aşklarım konusuna gelirsek, tabi ki gençliğimde aşık oldum. Gençsin, kanın deli deli akıyor, enerji yüklüsün, hormon salgıların artmış. Masal kahramanı Rapunzel, dünya ile ilişkisi koparılmak için hapsedildiği kulede bile aşık olduktan sonra, kısıtlı da olsa gerçek dünyada yaşayan ben niye aşık olmayayım! Ama, benim tutsaklık yaşamımda, bırakın Rapunzel  gibi bir prensle karşılaşmayı, sıradan, yaşıtım bir erkekle karşılaşma ve konuşma şansım olmadığı, ya da olanlar benim hoşuma gitmediği için, tuttum bir 'ses'e aşık oldum. Beni etkileyen, kendine aşık eden ses, Kerim Afşar'ın sesiydi. Onun seslendirdiği 'Radyo Tiyatrosu', 'Arkası Yarın' programlarını hiç kaçırmaz heyecan içinde dinlerdim. Kendisinin fotoğrafını bile görmediğimden, düşlerimde yakışıklı bir erkek olarak canlandırır, kafama göre istediğim fiziksel özellikleri ekler ya da çıkarırdım. Ancak yıllar sonra 'Arkadaş' filminde görebildim gerçek görüntüsünü (rahmet ve saygıyla anıyorum; bana heyecanlar, coşkular yaşatan platonik aşkım olan kendisini).

Daha sonrasını biliyorsunuz, önceki yazılarımda anlatmıştım. Yatılı okula başlamamla birlikte, platonik olanı da dahil, aşklara veda etme zamanı geldi benim için. Köy öğretmenliği yıllarım da dahil buna... Evlilik düzeni üzerine kurulu toplum yapısında, belirli bir yaşa geldiğinizde çevre baskısına ve evde kalmış kız aşağılanmalarına hedef olmamak için, yeterince tanımadığınız, tanışıp konuşmanıza, oturup sohbet etmenize izin verilmeyen ömür boyu bir yastıkta kocamak üzere yola çıktığınız biriyle mantık evliliği yapmak zorunda kalıyorsunuz. Aşk konusunda, çocukluk aşklarıyla sınırlı kalan bir ömür sürmeye mahkum ediliyorsunuz sonunda.

 Geçmişi bırakıp günümüze baktığımızda gençlerin aşklarını yaşama konusunda attıkları adımların önüne set çekilmeye çalışılıyor egemen güçler tarafından. 'Ahlak' adı altında, dini baskılar artıyor. Din ticaretiyle, toplumun beynini uyuşturan zihniyet, seçim sandıklarında -biraz kuşkulu da olsa- zaferler kazanıyor. Çıkarlarını korumak için dini kendilerine kalkan yapan bu tutucu zihniyet; yaşayamadıkları aşkları, bastırılmış ve bu yüzden hastalanmış cinsellikleri; hastalıklı cinsellikleri yüzünden kadına duydukları nefretleri nedeniyle olsa gerek, aşka karşı cephe alıyorlar. Yine de, dillerinden düşüremedikleri, akıllarına yer etmiş şey, cinsellik  oluyor nedense. Bir erkek milletvekili, bir kadın milletvekiline; "Bu şık ve zarif hanımefendi gözlerini benden ayıramıyor; Sana hiç yakıştıramadım, kendi organının adını ağzına almanı, gibi sözler edebiliyor. Bir fuar alanında ise, plastik kadın mankenlerin kafaları kolları koparılıyor cinsel arzular uyandırabileceği düşüncesiyle. Her çalı dibi bir genelev gibi, Öz kızımı kucağıma alamıyorum; kötü duygularım uyanır diye, diyenleri de var tabii. Birbirlerine, yetersiz olduklarını düşündükleri durumla ilgili önerilerde bulunabiliyorlar: Mesir macunu ye! Yine başımızdaki zihniyetin, yaşam biçimlerine pek imrendiği Arap ülkelerinden birinde, toplumda saygın bir yeri olan din adamı; "Karınız öldükten sonra, 5 saat içinde, onunla cinsel ilişkide bulunabilirsiniz," fetvası veriyor.

Bütün bu dini baskılar, dayatmalar sonucu toplumun sağlığı bozuluyor. Pedofili, nekrofili hastalıkları, ensest, hayvanlarla ilişkide bulunma, taciz, tecavüz, namus adı altında işlenen kadın cinayetleri, cinsel sapıklık türü sapkınlıklar yaygınlaşıyor. Bu hastalıklı zihniyetten, nasıl yapılır bilmiyorum ama, kendimizi korumalıyız.
Aşk güzeldir. Kimse aşksız kalmasın!

Not: "Çocukluk Aşklarım" konulu yazımı, yanlışlıkla sildim ne yazık ki!  

10 Aralık 2012 Pazartesi

İÇ DÖKMELERİM/ SAKINCALI!

Eskiye değil ama, 12 Eylül öncesi Cem Yayınevi'nce yayımlanan Arkadaş Çocuk Kitapları'na özlem duyuyorum. Behrengiler, Permyaklar, Nazım Hikmetler, Angel Karaliyçevler, Dağlacalar, Dostoyevskiler... Ne güzel kitaplardı ve ne güzel yazılmışlardı öyle! Çocuğa göre olan şiir gibi dilleri, etkileyici içerikleri, düşündürücü konuları, özgürleştirici ve insanlaştırıcı bakışaçıları.... Hem ben, hem çocuklarım hem de öğrencilerim bu kitapları okumaktan zevk alırdık. Kan dökücü 12 Eylül darbecileri işbaşına gelir gelmez ilk işleri, hiçbir gerekçe öne sürmeden bu kitapların 18 yaş altı kişilerin okumasına yasak getirmek oldu. Okullara geceyarısı  baskınları düzenleyip, kilitli sınıf kitaplıklarının kapılarını kırarak, yasaklanan kitaplar arandı. Her nasılsa benim sınıfıma girmemişlerdi; ama, iki arkadaşımız sırf bu yüzden soruşturma geçirmişti. Kitabevleri sahiplerinin de kimi korkudan, kimisi de kraldan çok kralcı geçindiğinden bu tür çocuk kitaplarını satmaz oldular.

Bütün bunlar bir yana, Talim Terbiye'den onay almamış tek bir kitabın bile o günden sonra okullara girmesi yasaklandı. Varsa, kütüphane öğretmenleri; yoksa, müdür tarafından görevlendirilen öğretmenler kütüphanelerdeki kitapları didik didik ederek, Talim Terbiye'den izinsiz olan kitapları ayıkladılar. Tahmin edileceği gibi, kütüphaneler boşaltıldı. Peki, benim gibi, öğrencilerine kitap sevdirmeyi, okuma alışkanlığı kazandırmayı görev bilen öğretmenler bundan sonra ne yaptılar. Başkalarını bilmem ama ben bir çözüm yolu bulmuştum. Müdürümüz sorgulayan, düşünce üreten öğretmenleri pek sevmezdi. Ayrıca, "solcu"ları hiç sevmezdi. Darbecilerin mantığı bana karşı güçlendirmişti onu. Kısacası, sevilmeyen bir öğretmen olarak, müdürün takibindeydim. Günlük planlarımı imzalamadan önce didik didik okur, öğrencilerime okumak üzere planıma aldığım kitabı göstermemi isterdi. Ben çantamda, biri 'sakıncalı', diğeri 'sakıncasız' iki kitap bulundurur, 'sakıncasız' olanını gösterirdim müdüre. Sınıfta, 'sakıncalı' kitabı yoklama defterinin arsına gizler, öyle okurdum çocuklara; onların, düşürüldüğüm durumu anlamamaları için de çok özen gösterirdim.

Çocukların bir şeyleri anlamayacağını sanıyoruz nedense. Yazdığımız çocuk kitapları da aynı düşünce ışığında yazılıyor. Oysa ki, çocuklar her şeyi anlıyorlar; hem de nasıl!.. Emekli olduktan birkaç yıl sonra, bir kız öğrencim ziyaretime geldi. Okul yıllarından konuşuyorduk; birden; "Öğretmenim" dedi, " siz bize yoklama defterinin arasına saklayarak gizli gizli kitap okurdunuz!" Donup kaldığım için, bir açıklama da getiremedim öğrencime. Hem nasıl açıklayabilirdim ki!..

Neyse, asıl gelmek istediğim konuya geleyim. Bütün bu anlattıklarımdan yola çıkarak diyorum ki, o yasaklı yıllardan sonra, çocuk kitaplarının kalitesinde yavaş yavaş bir düşüş başladı.( Görüntüsel kalitesinden söz etmiyorum.) Bir süre, didaktik kitaplar aldı yürüdü. Derken içerikler koflaştı. Dil, biçem bozuldu. Kurgu kayıplara karıştı. Düşündürücülük; yerini, kafa karıştırıcılığa bıraktı. Dinozorlar, büyüler, büyücüler, vampirler sardı satırları... Artık; toplumsal, politik, duygusal, gerçekçi, eleştirel, düşündürücü, ufuk açıcı kitaplar yazılmaz, yazılsa bile basılmaz oldu. Ne kadar çok ciddiyetten uzak yazarsan o kadar iyi: lay lay lom, fan fin fon.... Yazılanlara, baharat olarak çevrecilik, ukalalık, şaklabanlık da eklenmesi gerekiyor ama... Asıl olmazsa olmazlarından biri de yazarın 'ünlü' olması, bir parçacık da olsa, sağda solda adını duyurmuş olması! Ayrıca, din tüccarlığının geçer akçe olduğu şu günlerde, dinî kitaplar da çok kazançlı, müşteri bulmak da o kadar zor değil.

Torunlarıma alacak kitap bulamıyorum. O anlı şanlı bankaların bastığı kitaplar, hangi mantıkla, hangi bilgiyle, hangi pedagojik gerçeklere dayanılarak basılıyor bilemiyorum. Yayınevleri beyinlerindeki prangaları kırsınlar, sıkıyönetim günlerinde bile insanlar kendi beyinlerine böylesi sansür uygulamadılar. 30 yılı aşkın süre geçmiş, yayınevleri hâlâ !2 Eylül  mantığıyla hareket ediyorlar.        
   

8 Aralık 2012 Cumartesi

OKUMALAR/ ÇOCUKLARIN SINIRLANAN DÜNYASI


Çocuklar için yazılmış kitaplar evimize girmezdi benim çocukluğumda. Yaşadığım küçük kasabada, kitabevi olmayışındandı belki de... Ara ara okulumuza, nereden geldiğini bilmediğim, din ağırlıklı öykü kitapları ile, şimdi yazarını anımsayamadığım macera kitapları serisi gelir; babam satın alırdı, daha çok ağabeyim için (belki de ağabeyimin kandırmasıydı). Ağabeyim onları saklar, biz kızların okumasına engel olurdu. Ne yapar eder, hırpalanmayı göze alır, evi didik didik arar, bir biçimde ele geçirmeyi başarırdım kitapları. Babam, köy enstitüsü mezunu bir öğretmendi; bu nedenle, büyüklere göre yazılmış çoğu klasik türde kitaplar da vardı evimizde. Çoğunlukla sıkılmadan okurdum onları, pek bir şey anlamasam da.

Bir yerlerde okumuştum, eskiden Rus evlerinde akşamları topluca kitap okunurmuş. Şaşırmadım bunu duyunca. Bizim evde de, akşamları kitap okuma alışkanlığı vardı. Dostovyevski'nin Ezilenler'inden tutun da, ders kitaplarındaki küçük öykülere dek ne bulunursa okunurdu. Daha sonraları, ortaokul çağlarına geldiğimde, okuma yazması olmayan anneme, İnce Memed, Akşam Güneşi gibi romanları okumuştum büyük bir zevkle. Benim okuldan dönüşümü dört gözle bekler, merak içinde okuduğum romanı dinlerdi, sevgili anneciğim. Şimdi düşünüyorum da, ailece en mutlu olduğumuz anlar, akşamları yaptığımız toplu okuma etkinlikleri sırasındaydı. Bendeki okuma sevgisinin başlangıcı o yıllara dayanır.

Buradan yola çıkarak asıl gelmek istediğim konu başka. Son yıllarda artık, çocuk ve gençlere yönelik kitaplar yazılıyor. İyi de oluyor! Fakat bu durum, aynı zamanda bir sakıncayı da beraberinde getiriyor. En başta gerek 'ahlaki' gerek ticari kaygılarla çocuğa/gence anlatılan dünya, gerçek dünya ile pek bağdaşmıyor. Özellikle bizim gibi muhafazakar toplumlarda yazara, 'toplumun geleceği açısından' gibi görüşler öne sürülerek  birtakım kısıtlamalar, sansürlemeler getiriliyor. Pek çok yazar da, sırf kitabının basılması ya da kendisi de o kafa yapısında olduğu için, bu görüşü onaylayabiliyor.

Örneğin, eğitim sisteminin kokuştuğu, öğretmenlerin yeterli pedagojik formasyona sahip olmadığı, eğitimlerinin yetersizliği, çoğunlukla otoriter kafa yapısına sahip olduğu bilinen bir gerçektir. Bu olumsuzluklar yüzünden çocuklar ve gençler olumsuz etkilenmekte ve acı çekmektedirler. Kişilikleri örselenmekte, kendilerine olan güvenleri sarsılmaktadır. Ahlaksal yozlaşma sonunda, ensest, pedofili, taciz küçük büyük ayırmadan herkesin başına gelebilecek durumlardır. Yazar, eğer çağına tanıklık edecekse, bu durumları anlatmalıdır ya da anlatmaktadır. İşte, böyle içerikteki bir kitabı yayınevine bastırmak, neredeyse olanaksızdır. Yazardan beklenen, öğretmenlere övgüler düzmesi (ticari kaygıları nedeniyle); üzntü verici karamsar olayları anlatmaması (buna da duygu sömürüsü yapmak deniliyor); seks ve cinselliği ağzına bile almaması; eserde içki, sigara laflarının hiç geçmemesi, genç ve çocuk dili böyledir deyip argo ve küfürlü sözcükler kullanmaması, anne ve babaya karşı saygı ve sevgi uyandıran bir içerik taşıması, politik konulara değinilmemesi vb... Oysa, çocuk zaten yaşadığı dünyada, büyükleri tarafından sakıncalı görünen tüm olaylar ve kişilerle iç içe yaşıyor. Gençler ve çocuklara karşı neden ikiyüzlük yapılması gerektiğini anlayamıyorum!

Şimdi, tekrar çocukluğuma dönecek olursam; çocukluğumda okuduğum bütün kitaplarda (Ezilenler, Akşam Güneşi, Sefiller, İnce Memed vb...) Yukarda sözünü ettiğim, şimdilerde sakıncalı görülen her türlü kavram (aşk, argo, küfür, isyan, politika, hüzün hatta seks, içki, sigara...) vardı. Artık büyüdüm, bu okuduklarımdan dolayı, kafadan sakat bir olmadığım gibi, okumaya karşı yerleşmiş sevgim nedeniyle, sorgulayan, düşünen, yerine göre isyan eden, zamanı gelince küfreden biri oldum. Durumumdan da hiç şikayetçi değilim.

Dikkatimi çeken başka bir konu ise, bazı ailelerin çocuklarına hep tek yanlı kitaplar okutması ya da okuması. Oysa, hayat tek yönlü değildir, içinde; siyaset, macera, romantizm, yönetilme/yönetme, tarih, psikoloji, sosyoloji türü konuları barındırır. Çocuklarının entellektüel, sorgulayan, meraklı, toplumsal olaylara karşı ilgili, sorumlu ve bilinçli insanlar olmalarını istiyorlarsa, bu tek yönlü okuma yanlışlığına son vermeleri gerekir.
Kitapların bu kadar yaygın olmadığı dönemlerde,  küçük büyük ayrımı yapılmadan topluca masallar dinlenilirdi. Bu masallarda; yönetenleri, yönetilenleri, yoksulları zenginleri, aşkları, iyileri,  kötüleri içinde barındıran küçük bir dünya modeli çizilirdi dinleyenlere... Çocuk ve gençlere yönelik kitaplara sınırlama getirerek, onların dünyalarını küçültmeyelim, diyorum ben.  

6 Aralık 2012 Perşembe

İÇE BAKIŞ/ DÜŞÜNSEL KÖRELME (2)

Uzun süre evimden, yalnızlığımdan uzak kaldım. Gittiği yere kendini de götüren insanlardan olmadığım için, alışılmış yaşamım, kaygılarım, beklentilerim bıraktığım yerde, bıraktığım gibi kaldı. Farklı yaşamların, farklı düşünce dünyaları olan insanların -çocuklarım da olsa- arasına karışıp kayboldum. Bu kendini kaybediş biraz sersemletti beni. Öncelikli konularım, peşine düştüğüm önemli saydığım gündemlerim, neredeyse otomatikleşmiş yaşam biçimim birdenbire kesintiye uğrayıverince, yalpaladım. Bu yalpalama düşünce sistemimi de etkiledi. Neyi, nasıl düşüneceğimi bilemez duruma düştüm bir yandan, bir yandan da kimi konularda hayata bakışımı yeniden sorgulamam gerektiği düşüncesine kapıldım. Bütün bu karmaşa sonucunda "düşünce sistemim köreldi" yanılsamasına kapıldım.
Oysa, körelen düşünce sistemim değil, içine girdiğim yeni yaşamın etkisiyle, olaylara bakışımdaki tek yanlılığı sezmem; kendimi kaptırıp gittiğim, çok önemli saydığım kimi olayların, kimileri için hiç önemli olmadığının  farkına varmam; sonunda kaybettiğim kendimi, değişmiş olarak yeniden bulma girişimlerimdi, beni bir süreliğine yazmaktan ve düşünce üretmekten alıkoyan.

"İnsanın kendini bulması için, önce kaybetmesi gerekir." demiş adını anımsayamadığım bir düşünür. Kendi yaşamımda doğruladığım bir söz bu. Aylar boyu, 4+4+4 tartışmaları içinde bulmuştum kendimi. Yazılı, görsel medyada yazılanlar, yapılan tartışmaların peşine düştüm. Sosyal paylaşım sitelerindeki paylaşımları adım adım izledim. Sonunda, ulaşılan nokta, 'it ürür kervan yürür' biçiminde sonuçlandı. Kafa patlattım ama hiç bir işe yaramadı. Bir avuç din tüccarının ortaya attığı bu zırvalığa nasıl olsa bir gün son verilecek. Klişe deyişle, yanlış hesap Bağdat'tan dönecek. Oysa, asıl mesele hayatın içindeki vehâmeti görmekte. Bir gün 4 yaşındaki torunumu kreşe bıraktım. Kreşin kapısına gelir gelmez torunum; uslu, efendi, sessiz ve boş boş bakan bir çocuğa dönüştü. Bir robottan farksızdı. Ben de ağlamak üzere gelen bir babaanneye dönüştüm ânında. İstanbul'un Kurtuluş semtinde, aileler çocuklarını daracık apartman dairelerindeki 'kreş'lere -kafeslere- bırakmak zorundalar. Çocukların gezip oynayabilecekleri bir bahçe, birbirleriyle çarpışmadan dolaşabilecekleri bir fiziki ortam yok. Öğretmen adı altında görev yapan gardiyanlar tarafından gün boyu gözetim altında tutuluyorlar. 'Yaramazlık' yapanlar çarpı, 'uslu' olanlar yıldız' la ödüllendiriliyor. Hitler'in eğitim anlayışı harfiyyen uygulamada. Denetlenme gibi bir sorunları da yok bu 'kafes'lerin sahiplerinin.

Kendi torunum, faşistçe bir eğitimden geçerken, ben çok bilmiş kadın, oturup  4+4+4'ü tartışabiliyorum. Sen önce kendi başını düz, demezler mi adama! Diğer yandan, umut verici gelişmeler de var. Ama, kendimi din tüccarlarını izlemeye adamış ben, bu güzel gelişmeleri görmezden gelebiliyorum. Kızımın oğlu da 4 yaşında ve o farklı bir eğitim uygulayan başka bir kreşe gidiyor. Resmi eğitim sisteminin ve pek çok özel okulun garabetliklerini gören kimi veliler ve kimi girişimciler farklı arayışlar içine girmişler. Bunlardan biri Montosseri okulları. Bu sistemde çocukların, kapitalist düşünce sisteminden arındırılmış, hırslı ve yarışmacı zihniyetten uzak, bireysel gelişimlerini özgürce tamamlayan, kendi haklarının bilincine varıp, başkalarının haklarına da saygı gösteren bireyler olarak yetiştirilmesi amaçlanıyor. Gördüğüm kadarıyla, uygulamaları da bu yönde.  Şimdilik yalnızca kreş düzeyinde hizmet veriyorlar; ama, seneye birinci sınıfı da açmayı düşünüyorlarmış.

Yukarıda, bir avuç din tüccarının ortaya attığı 4+4+4 zırvalığına bir gün nasıl olsa son verilecek, dememin nedeni, medyumluğumdan değil; toplumdaki bu kıpırdanışlardan, yeni oluşumlardan, bilinçli velilerin yeni eğitim yöntemleri arayışlarından yola çıkarak ortaya attığım bir görüştür.

İnsanın, bakış açısını değiştirebilmesi, kendini yenileyebilmesi için, ara ara kendini kaybetmesi gerekiyor. Arada bir kaybolursam, bilinsin ki nedeni: düşüncelerimde özgürleşebilme isteğimdir                

30 Kasım 2012 Cuma

İÇE BAKIŞ/ DÜŞÜNSEL KÖRELME

Herkes benim gibi midir bilmiyorum: Ne zaman günlük olayları izlemeyi bıraksam, toplumsal sorunlardan, iktidardakilerin oynadığı oyunlardan, başımıza örülen çoraplardan habersiz kalsam, düşünce sistemim köreliyor. Açıkçası aptallaşıyorum; daha doğrusu, kendimi aptallaşmış hissediyorum. Kaygılarım da artıyor: Acaba ben kış uykusuna yatmışken, kafalarında bin bir tilki dolaşan, gözlerini hırs bürümüş, sinsilikte uzmanlaşmış yönetici sınıf hangi dolapları çevirdi; din ticaretinin en kazançlı iş olduğu şu günlerde, kazanılmış kadın haklarının hangisi tırpanlandı ya da tırpanlanmaya çalışılıyor!
Şu son günlerde çocuklarımının ve torunlarımın günlük yaşamlarının hızlı seyrine kendimi kaptırdığım için günlük olayları izleyemeyen ben; bir yandan bunları düşünüyor, bir yandan da; "İnsanın düşünce sisteminin gelişmesi illa ki günlük gelişmeleri izlemekle mi sağlanırmış!" diyerek kızıyorum kendime. "Kitap okuyorsun, İstanbul'da torunların ve çocuklarınla birliktesin, toplum içine girip çıkıyorsun daha ne! Bırak bu saçma kaygıları, aptallaştığın filan da yok üstelik!" Kendime böyle kızıyorum ama, yazmadan duramayan ben, 20 gündür 'Blog'uma tek satır yazamıyorum. Bilgisayarın başına geçtiğimde, bakakalıyorum ekrana.

Baktım yazamıyorum, düşünüyorum oturup: Yazmak, okumakla ilgilidir, denir hep. Okumak derken, Maksim Gorki'nin söylediği gibi; insanı, bulunduğu yerden daha ileriye götüren, yeni ve daha iyi yaşama yönlendiren kitapları okumaktan söz ediyorum. Bu görüşe tamamen katılıyorum: Okumayan bir insan yazamaz. Yazamaz da, yalnız okumak da yetmiyormuş meğer. Her şeyin hızla değiştiği, önemli kavramların içinin boşaltıldığı, kapitalizmin acımasızlığının artıp azgınlaştığı şu günlerde, gökte uçan kuştan bile haberdar olunması gerekiyor yazabilmek için.Tek başına kitaplar; son yıllarda iyice artan  haksızlıklar, vurgunlar, soygunlar, aldatmacalar, kandırmacalar, doğa katliamları, her köşebaşına bir cami dikilmesi gibi durumlar karşısındaki duyarlılığımı, öfkemi, tepkimi, karşı duruşumu tetiklemeye yetmiyor ne yazık ki! İşte bu karşı duruşlarım, ortaya koyduğum tepkilerim, haksızlıklara karşı gösterdiğim duyarlılığım hep günlük olayları, gelişmeleri izlediğim sürece gerçekleşiyor bende; bırakın düşünsel körelmeyi, hiperaktifleşiyor düşünce sistemim.

Oysa, düşünsel körelme, hızla ilerleyen bir hastalık gibi. Bu hastalığın düşünce sistemimi çalışamaz hale getirdiğini, beynimi boşalttığını birdebire son anda fark ettiğimde sarsıldım. Neyse ki, doktorların söylediği gibi erken tanı düşünce sistemimin merkezi, beynimi kurtarmaya yönlendirdi beni. Onu çok iyi beslemeliydim. Toplumsal olayları, siyasi iktidarın izlediği yolu, medyayı, komşularımı, sokaktaki insanı, aydın ve yazar geçinenleri, gerçek aydın ve yazarları, tüm dünyayı, hem devlet, hem ailelerin  çocuklara yaptıkları zulmü, örtünme delisi kadınların varacakları son noktayı vb...
Ne mutlu bana ki, kendime geldim sonunda: Blog'uma yazabildim.               
       

11 Kasım 2012 Pazar

YAZARIN GÜNLÜĞÜNDEN / YAZMASAM....

"Söz vermiştim kendime: Yazı bile yazmayacaktım, yazı yazmak hırstan başka ne idi? Burada, namuslu insanlara arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs hiddet neme gerekir! Yapamadım. Koştum tütüncüye, kağıt kalem aldım oturdum. Ada'nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa, küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım, kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım"
Sait Faik Abasıyanık. 

Sait Faik, dönüp dönüp okuduğum öykücülerimizdendir. "Yazmasam deli olacaktım," cümlesi bile bir öykü tadındadır ve yazmadan duramama 'hastalığına' yakalananların ruh halini etkili bir biçimde özetlemiştir. Ben de, yazmazsam deli olacaklardanım.Yazmalıyım; aklıma ne eser, kafamdan ne geçerse... Sansürsüz.... Alabildiğine özgür. Yok aile sırları ortaya dökülmezmiş, yok efendim özel yaşam gözler önüne bu kadar da açık açık serilmezmiş; böylesine baskıcı bir ortamda Hükümet karşıtı herkesin, nedenleri araştırılmaksızın Silivri'ye gönderildiği günlerde dikkatli olmak gerekirmiş; bir kadın olarak, cinsellik gibi tabu olan konulara eğilmek bizim toplumda hoş karşılanmazmış; bir öğretmen olarak eğitici, hanım hanımcık şeyler yazmalıymışım!..  Pöhh, vız gelir bana!.. Hem, hanım hanımcık olmak isteyen kim! Hanım hanımcık bir kadının yazacak neyi olabiir ki?!.. Kafam esmeye, aklım yazacaklarımın doğruluğuna yatmaya dursun! Yazarım efendim, yazarım!.. İsteyen okusun, isteyen elinin tersiyle itsin!
 "Yazmak hırstan başka nedir ki!" diyen Sait Faik'in bu söylediğine katılmıyorum. Bana göre hırslı olan birisi, zaten yazamaz. Yazsa bile (ki, yazanlar çoğaldı) hırsının tutkusuna tutsak düştüğünden, yazdıkları tuzsuz ekmekten farksız olmak zorunda. Ünlü olmak, başarılı olmak, düzenle barışık olmak, çoğunluğun hoşuna gitmek, kimseleri rahatsız etmeyecek şekilde yazmak... Bu düşünceler içinde yazanlar hırslıdır ve yazdıkları da beş para etmez!

Yazmaya çocuk ve gençler için romanlar ve öyküler yazarak başladım. Amacım filan yoktu... İçimden gelen bir dürtüyle hayatın içinden biri olarak, beni rahatsız eden durumları ortaya koyduğum; kendimce, daha iyi bir yaşama ulaşmakta izlenebilecek yolları aradığım, yüreğimden kopup gelen doğaçlamalarla hareket ettiğim bir serüven olarak başladım yazmaya. Öyle tanınayım, kitaplarım çok satsın, ünlü olayım gibi bir derdim asla olmadı! Fakat yazın dünyasının içine girince, gördüklerim ve yaşadıklarım beni şaşırtmadı, desem yalan olur. Yazmış olmak için yazanlar, ahbap çavuş ilişkileriyle kendilerini 1 numara olarak göstermeye kalkışanlar, ne olduğunu sökemediğim dalaverelerle okul okul gezip işin ticaretine soyunanlar; aslında yazar demeye bin şahit isteyenlerin, yine anlayamadığım dalaverelerle 'eserlerinin' yabancı dillere çevrilmesi; pek çok 'yazar'ın, sosyal paylaşım sitelerinde kendi kitaplarını övmeye kalkışması... Sonunda, piyasanın bir kitap çöplüğüne dönüşmesi sonucu; benim çocuk ve gençlere yönelik romanlar ve öyküler yazmaktan vazgeçmem, şeklinde biten bir yol izleyerek sona ulaştım.

Fakat, Sait Faik'in dediği gibi; yazmasam delireceğim! Neyse ki, teknolojinin sunduğu olanaklar sayesinde, delirmekten kurtuldum. Sevgili biricik kızım Sıla, bana bir blog hazırladı. Başlangıçta, blog'un ne olduğunu bilmediğim için karşı çıksam da, sonunda gördüm ki, beni delirmekten kurtaran ve gönlümce yazabilmemi sağlayan bir sanal ortamdı, kızımın bana hazırladığı blog. İsteyen okuyabiliyor, isteyen takibine alabiliyordu yazdıklarımı. Eee, daha ne isteyeyim ki!.. Sonra sosyal paylaşım sitelerinde de özet şeklinde de olsa, görüşümü bildirebiliyor, duygularımı anlatabiliyordum. Bundan iyisi can sağlığı... Yazmasam, delirirdim, biliyorum. Sevgili kızım Sıla'ya binlerce teşekkürler... Blog'um sayesinde ömrüm boyunca yazacağım; bağımsız ve özgürüm!

10 Kasım 2012 Cumartesi

GÜNLÜĞÜMDEN / ETİN KEMİĞİ YEMEĞİN ARTIĞI


Muhafazakar bir çevrede doğup büyüdüğüm gibi, mesleki eğitimimi de muhafazakar bir yatılı okulda tamamladım.  Bir kadının muhafazakar çevrelerde soluk alması, varlığını hissettirebilmesi, gönlünce gezip dolaşabilmesi, şarkı söylemesi, türkü çağırması, istediği şekilde giyinebilmesi hatta gülebilmesi neredeyse, gizli yasalarla yasaklanmıştır. Erkek arkadaş edinmeyi aklından geçirmesi bile korkulu ve uykusuz geceler geçirmesine neden olur. Aşık olmak, en büyük suçtur  muhafazakar çevrelerde. Aile büyükleri, ekonomik durumuna bakarak, ayaklarına kadar gelen kısmeti kaçırmamak için münasip gördükleri biriyle evlendiriverir sizi yaşınıza bakmadan. Ağbiler en büyük kâbusudur kızların. Baba, işinde gücünde olduğundan, kızların namus bekçiliğini yapma görevi ağbilere ve hatta akrabaların diğer erkek çocuklarına verilmiştir. Sizi, canları istediği zaman dövebilir, hizmetçileri gibi kullanabilirler ailenin prensleri oldukları için. Genellikle, kızlar aile tarafından 'el hakkı' olarak görülür. Yedikleri içtikleri göze batar. Etin kemiğini, yemeğin artığını yemek düşer onlara.

Böylesine tutucu ortamda doğup büyüyen, bu muhafazakarlıktan payını fazlasıyla alan ben, ortaokula başladığımda başım açık (başımı kapatmam hiçbir zaman istenilmedi; işin tuhafı, öğretmen olduktan sonra  kapatmam yönünde baskı gördüm; dini siyasete alet eden Menderes Hükümeti'nin etkisi miydi, bilmiyorum), etek boyum kısa, giysilerim kıyafet devrimine uygun bir şekilde hiç rahatsız edilmeden ve kendimde en ufak bir rahatsızlık duymadan eğitimimi sürdürebildim.Yalnız benim değil, eğitimini sürdüren bütün kızların başları açık olurdu o zamanlar benim kasabamda. Peki nasıl oluyordu da, böylesine tutucu bir çevrede böyle bir zıtlık yaşanabiliyordu. Sonraları bunu uzun uzun düşündüm. Kendimce, doğru olduğuna inandığım yorumlar getirdim:

Benim kuşağımdakilerin dedeleri, nineleri kurtuluş savaşını yaşamış; topraklarını ölesiye bir mücadele sonucu korumuş; bu mücadelede Atatürk'ün rolünü çok iyi bilen insanlardı. Evet, geleneklerine sıkı sıkı sarılıyorlardı; ama, Atatürk'ün getirdiği her yeniliğe de saygı duyuyorlardı. Mademki bir kız okula, aydınlanmaya gidiyordu, öyleyse, aydınlanmanın gerektirdiği şekilde giyinmeliydi. Atatürk'ün, vatanını korumak için gösterdiği kahramanlıklara tanık oldukları için, O'nun devrimlerine olan güvenleri de tamdı. 8-9 yaşlarındayken sırf özentiden başıma kırmızı şifondan bir örtü örtmüştüm. Karabük Demir Çelik Fabrikası'nın inşaatında usta olarak çalışmış, çalışırken de Atatürk'ü görmüş olan büyükbabam, bana çok kızdı, başımı açtırdı hemen.Daha sonraları, okur yazarlığı bile olmayan büyükbabamın, ailedeki bütün kızların okumasında katkısı ve oğullarına baskısı olduğunu öğrenecektim. Bizim büyük ailenin kızları okuyup meslek sahibi olurken, o yöredeki pek çok kız da başları açık, Cumhuriyet kızlarına yakışır şekilde giyinerek eğitimlerini tamamladılar. Daha eşitlikçi aileler oluşturarak evliliklerini sürdürdüler.

Hal böyle sürüp giderken, farkına varılmayacak bir şekilde kadınlar yavaş yavaş kapanmaya, 'mukabele' adı verdikleri etkinlikleri gerçekleştirmek adına camilerde toplanmaya, Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı söylemlerde bulunmaya başladılar. Boşalan köylere camiler, insansız camilere imamlar atanmaya başladı. Halktan kadınların sağlıklı tülbentlerini, basma giysilerini bir yana fırlatıp uzun pardösüler, kara çarşaflar giymek; takkeli örtüler,  boğazlarını sıkan eşarplar takmak moda oldu. Araplar'a artan özentiyle, kadınlar bile birbirleriyle "selamünaleyküm" diyerek selamlaşmaya başladı. Bu konuda söylenecek çok şey var; ama sözü uzatmamak için yeterliyorum.

Peki, toplumsal alandaki bu  Cumhuriyet karşıtı sosyolojik değişimler neyle sonuçlandı:
-Dünya Ekonomik Forumu 2011 Raporuna göre, kadın erkek eşitliğinde Türkiye 135 ülke arasında 124. sırada. İçinde bulunduğumuz Avrupa ve Orta Asya Bölgesinde sonuncu sıradayız.
-Cinsel suçlar 100'de 400 arttı.
-Tarım işçisi 2 kadından biri şiddet görüyor.
-Kadın cinayetlerindeki artış, hızla sürüyor.
-Sınavlarda yapılan yolsuzluklar, çocukların ve gençlerin haklarına tecavüzler....

Sonuç olarak şunları söylemek istiyorum: Son yıllarda, dini siyasete alet eden iktidarın ve kapanmayı, kadınlık hak ve özgürlüğü olarak destekleyen kimi 'aydın' kadınların etkisi, desteği ve politikaları sonucu kapanan kadınların sayısında büyük artışlar olduğu biliniyor. Yapılan istatistiklerde görüyoruz ki, bu değişimin kadınların özgürleşmesini sağlaması bir yana; daha çok tecavüze uğramalarına, daha çok şiddet görmelerine, erkeklerle aralarında var olan eşitsizliğin daha da artmasına neden olmuş.

Bu sonuçlara bakarak diyorum ki:
Ey kendini aydın sanan kadınlar: Kadınların örtünmesinin onların özgürlükleri olduğunu savunmaktan vazgeçin artık. Tez zamanda aklınız başınıza toplayın!
Biliniz ki, sizin gibi tuzukuruların bilmediği bir zulmü yaşamaktır, muhafazakar çevrelerde kadın olmak!
Sizler, din ticareti yaparak zengin olmuş kadınların görüntüsüne yaşantısına bakarak, her kapatılan kadının aynı hayatı yaşadığını sanmaktan vazgeçin.
Eğer kadınların kapanması bir demokratik haksa, Arap ülkelerinin bütün kadınları demokratik haklarına kavuşmuş demektir; ama, ne hikmetse dünyanın en çok baskı altında yaşayan kadınlarıdır bu kadınlar.

Siz de kendinizce haklısınız; kendinizi göstermek, bir takım çevrelere yaranmak, medyada görünmek istiyorsunuz. Benden size öneri: Alın pankartlarınızı ellerinize sokaklarda, kadın hakları konularında gösteriler yapınız. Medya mutlaka peşinize düşecektir. Sizlerle söyleşiler yapmaktan da çekinmeyecektir. Fakat dikkat edin (edersiniz zaten) örtünen kadınları sayagıyla karşıladığınızı belirtmeyi unutmayın.
Bir 10 Kasım sabahı, güne uyandığımda bütün bunlar geçti kafamdan. Atatürk'ün yüceliğine olan inancım daha da güçlendi.

7 Kasım 2012 Çarşamba

KİTAP TANITIMI / KOZA

Bu yazımda değişiklik yapayım istedim. Siyaset, hayatın içi-dışı, anneler, kadınlar, öğretmenler ve daha değişik konular derken, bir kitap sever olarak, kitap konusuna uzak kaldığımı düşündüm. Bu yazımda, başlıkta da belirttiğim gibi, "Koza" dan söz edeceğim. "Koza" Sevgi Saygı'nın Altıkırkbeş Yayın'dan çıkan kitabı. Mayıs ayında kitapçı raflarında yerini aldı ama ben yeni okuyabildim. Son zamanlarda, gözlerim yorgun düştü. Öyle eskisi gibi her kitabı okuyamıyorum, yarıda bıraktıklarım çok oluyor. Koza'yı merakla ilgiyle, hiç sıkılmadan okudum. Beni çeken; yanıbaşlarında yaşayan insanlardan habersiz, tektipleştirilmiş, kendi iç dünyalarına kapanmış /kapanmak zorunda bırakılmış bireyler olarak hayatımızı nasıl anlamsızlaştırdığımızı, farklılıklara tahammülsüzlüğümüz nedeniyle, farklı olanlara nasıl acı çektirdiğimizi küçük cümlelerle ve biraz da esprili bir dille anlatıyor olmasıydı kitabın. Ayrıca; kutsal aile söylemleriyle bilinçaltımıza yerleştirilen aile yapısının, gerçekte hiç de öyle olmayabileceğini düşündürüyor olması da ilginç bir yanı "Koza"nın.

"Öleli üç gün oldu ve hayatım tam bir zindana döndü."

Asıl öykü, bu cümleyle başlıyor. 'Asıl öykü' dememin nedeni, romanın (uzun öykü mü demeliyim yoksa) bir de yan öykücüğü olması. Koza'da, anlatıcının hayatının zindana dönmesi, polisten gelen bir telefonla başlar:

"A, evet" dedim, "tanıyorum tabii... Arkadaş..." (.....) "Sizin arkadaş" dedi, " ve bir es verdi, "Ölmüş"  (....) "Neden ben? O kadar da yakın arkadaşım değildi. Ailesini falan arasanız" dedim. "Bir tek sizin numaranızı bulduk" dedi.

Anlatıcının macerası, o tipten o tipe gidiş gelişi bu telefondan sonra başlar. Ölü bulunan Tarık'ın cenazesiyle ilgili tüm formaliteler kendisinin başına yıkılmıştır. Bu anlamsız yükten kurtulması için, doğru dürüst tanımadığı Tarık'ın, ailesini ya da bir akrabasını bulmak zorundadır. Bununla yükümlüdür de...

Bütün sabahlar gibi bir sabahtı bu da... Öyle ummuştum. Ama daha öğlen olmadan nur topu gibi bir cesedim ve artık kimseye ait olmayan bir ev anahtarım olmuştu.

Anlatıcı Tarık'ın evine yerleşir adeta. Onunla ilgili bir iz, ulaşabileceği bir adres peşindedir artık.

Az eşya, az aksesuar... Her şey öyle düzenli ve öyle soğuk ki... Galiba Tarık, çok uzun zaman önce ölmüş. (...)Şu işi bir an önce bitirmeliyim, deyip kalktım ve telefon rehberi varsa eğer, olabilecek tek yere baktım. Küçük yazı masasının çekmecesine. Dostları çoksa insanın ya da tanışları, defter ortalarda olur, ama Tarık gibiler kırk yılın başı başvururlar deftere.

Tarık'ın yakınlarına ulaşabileceği bir iz bir telefon numarası ararken, bir yandan da evde gördükleri, Tarık'la ve hayatla ilgili yorumlar yapmasına neden olur anlatıcının:

Böylesine yalnız ölmesinin nedeni hiç akrabasının olmaması mı? Anneler, babalar, kardeşler bizi ne kadar kızdırırlarsa kızdırsınlar, tutunmamıza mı yarıyorlar? (....) Şimdi durduğum noktada, onlar da yanımda değil... Ama ben yaşıyorum.
(....) Bu evde kadına dair bir iz aramamı engelleyen ne? Tabii ki steril düzenlilik... Kadınların en titiz olanları bile ıvır zıvırı sever. Burada yok. Hiçbir kadın yaşadığı mekanı ruhunun esintilerinden esirgemez. Burada yok. Burada erkeklik bile yok! (....) Mobilyalı bu morgdan çıkma zamanı geldi.

Anlatıcı, rehberdeki çok az isimi barındıran listeden, İlk Ahmet'i arar. Ahmet, Tarık'ın iş arkadaşıdır.

Zaten Tarık çok konuşkan biri değilmiş. İyi çocukmuş. Çok da yaratıcıymış ama nedense hayata karşı tutukmuş, ne doğru dürüst arkadaşı varmış-varsa bile o bilmezmiş- ne de bir ailesi. "Ben onun" dedi, "Bir kavanozda yetiştiğini ve orada yaşadığını düşünürdüm. 
Ahmet'in konuşmaları, anlatıcının hem umutsuzluga kapılmasına, hem öfkelenmesine neden olur:

(.....)Ahmet denen işkolik, mal düşkünü, başarıyı para kazanmakla eşdeğer sanan ruhsuz pezevenge kızmaya hakkım var! Tanısaydın be! Az biraz başını kaldırsaydın dosyalarından da bakasaydın!

Anlatıcının telefonla görüştüğü kişlerden biri de Alper'dir:

(....) A, şimdi hatırladım. Bir kez Beyoğlu'nda rastlamıştım ona.  (...) Şöyle ayak üstü bir iki laf ettik. O sırada öğrenmiştim çalıştığını falan. Her zamanki gibi görünüyordu. Kibar. (....) Aslında ... Aramızda başka türlü derdik de... Şimdi ölünün arkasından... Ayıp!

Anlatıcı, pek çok kişiyle telefonla konuşur. Her konuştuğu, gerçek hayattaki kişilerden birer örnektir; biraz zavallı, biraz aklı bir karış havada, biraz çökkün, hayattan kopmuş ve kendilerine ördükleri 'koza'ların dışına çıkmayan insanlardır. Bu telefon konuşmaları aracılığıyla heyecanlı bir yolculuğa çıkar, sürpriz (dikkatli okur için aslında pek de sürpriz olmayan) sona doğru ulaşırız. Peki, Koza'da  farklı olanı hiç yok mudur? Var tabii: Eskici... Bana göre Eskici tam bir roman kişisidir, Sevgi Saygı, keşke Eskici'nin felsefesi, yaşam biçimi, değer yargıları, yaşadığı mekan, müşteri ilişkilerini konu alan bir roman yazsa!

Koza ile ilgili kısacık bir tanıtım yaptım, umarım iyi yapabilmişimdir. Bundan sonrası, okumaya kaldı. Kitapları sevenlere öneririm.




4 Kasım 2012 Pazar

GÜNÜN ÖZETİ/SUÇLUYUM HAKİM BEY!!!

Bir önceki yazımda sözünü ettiğim, iktidarın açtığı 'Psikolojik Savaş'ın toplum üzerinde yarattığı etkiler, yavaş yavaş kendini göstermeye başladı.Bazen teker teker, bazen koro halinde vicdanımızdan gelen bir inlemeyle bağırıyoruz:
-Suçluyum hakim bey!
-Suçluyum hakim bey!
-Suçluyuz hakim bey!
Biz böyle bağırdıkça, iktidarın sopa sallayıcısı; yüzüne yapıştırdığı pis bir sırıtışla kükrüyor karşımızda:
-Sizi gidi kara vicdanlılar siziiiii!!!

Kendileri gibi düşünmeyenleri; dini, daha çok da kadınları kullanarak çıkarlarına alet etmeye kalkışanlara karşı duranları suçlayan, utandıran, kınayan iktidarın yarattığı bir toplum hastalığıyla yüz yüzeyiz şu son günlerde. Bireylerde; kendine güvensizlik, kendini affedememe, depresiflik, endişe halleri, daima kontrollü olma halleri gibi psikolojik rahatsızlıklar, davranış bozuklukları safhasına ulaştı artık. İktidarın açtığı Psikolojik Savaş sonucunda zedelenen beyinler; doğru düşünemez, yaşananları sorgulayamaz hale gelmektedir.

Dünkü ulusal gazetelerin çoğunda, şöyle bir haber vardı: "Serra Yılmaz'dan başörtüye ağır sözler, kıyameti koparttı!" Artık, başörtüsünü özgürlük olarak gören kadınların 'çağdaş' olarak nitelendirildiği bu toplumda, başörtülülerle ilgili olumsuz görüş bildirmek yobazlık, tutuculuk olarak görülmeye başladığından, Serra Yılmaz'a da 'tutucu kadın' yakıştırmasıyla birlikte; "Bu bir nefret söylemidir, kadın hak ve özgürlüklerine müdahaledir, yobazlıktır!" seslenişleriyle ânında karşı çıkıldı. Bu karşı çıkışın tonlarında, Başbakan'ın sanatçılara, heykellere karşı duyduğu nefretin yansımaları seziliyordu. Oysa, dün için asıl kıyametin koparılması gereken olay, Psikolojik Savaş'tan etkilenmeyenler tarafından sosyal medyada gündeme getirildi: "Başbakana yaranmak için, usta gazeteci Metin Münir'i kovan medya patronuna yuh olsun!"

Neyse, konumuza dönelim. Eğer toplumun kafası karıştırılmış olmasaydı şu sözleri duyacaktık onlardan:
-Kadınların çoğu babasının, ağbisinin, kocasının, çevre baskısının sonunda başını kapatmak zorunda kalmıştır. (Emine Hanım, ağbisinin baskısıyla, Nermin Erbakan, evlendikten sonra kocasının etkisiyle, Hayrünnüsa Gül, henüz başı açık bir öğrenciyken, evlendirilip başı kapattırılmıştır, vb....)
-Kadınların bir kısmı, iktidara yaranmak, iş kapmak, sosyal statü elde etmek, gelip geçici türban modasına ayak uydurmak için başını kapatmaktadır; iktidar ve moda değiştiğinde, bu kadınların ilk işleri başlarını açmak olacaktır.
-Kapanan kadınlar özgürlüğe değil, tutsaklığa mahkumdurlar. İklimsel değişimlerin, kavurucu sıcakların yaşandığı uzun yaz aylarında öğretmenler miniminnacık öğrencilerine tembihlerler: "İnce ve açık renk giysiler giyinin, vücudunuz hava alacak şekilde giyinin vs.." diye. İktidar ve yandaşları aracılığıyla telkinlerde bulunulan, kendilerini çağdaş gören kadınlar tarafından, "örtünme özgürlüğünüzü destekliyoruz" söylemleriyle kapanmaya özendirilen kadınların, sıcaklar nedeniyle yaşayabilecekleri sağlık ve özgürlük sorunları hiç gündeme getirilmemektedir. Başına takke, takkenin üzerine naylon (yoksullar için) bir eşarp bağlayan bununla da yetinmeyip, eşarbının ibiklerini boğazına sıkı sıkı dolayan, üstünde uzun pardösüsü, ayağında çoraplarıyla sokağa çıkan bir kadının bedeninin her tarafının isilik olacağını, kafasında yaralar çıkacağını herkes bilir. İşte bu tepeden tırnağa örtülü kadınlar da bunu bildiğinden, sıcak yaz aylarında mümkün olduğunca evlerine kapanacaklar, sokağa çıkmaktan uzak duracaklardır. Kısacası, farkında bile olmadan kafeslere kapatılacaklardır.
-Terlemekten kaynaklanan kokular yüzünden, ucuz, sağlığa zararlı (halk kesimi) deodorantlar kullanacaklar, kullanmayanlar, kokularıyla çevrelerini rahatsız edeceklerdir.

Suçluluk duygusuyla kıvranan sevgili halkım: Kendinize gelin ve bakın bakalım, asıl suçluluk duygusu duyması gereken zihniyetler kimlerdir ve gerçek niyetlerini açık açık nasıl belirtmişlerdir:
"İnsanları köle gibi gören çağdışı bu düzen mutlaka değişmelidir! Ey Müslümanlar: Sakın ha, içinizden bu hırsı, bu kini, nefreti ve bu inancı eksik etmeyin!"
Şükrü Karatepe/ Refah Partili Belediye Başkanı
Daha sonra bu zat, dindar cumhurbaşkanımız Turgut Özal tarafından Bakan yapılmış; "Keçeciler ile Akarcalı bakan olursa şeyimi keserim!" diyene kadar da bakan olarak kalmıştır.
"Kanlı mı olacak kansız mı?"
Necmettin Erbakan
"Dindar ve kindar gençlik yetiştireceğiz."
"Maalesef idam kaldırılmıştır. Türk toplumunda, idam isteyenlerin oranı yükseliyor."
Recep Tayyip Erdoğan/Başbakan
Kin ve nefret tohumları eken dinci iktidar; toplumu, idam cezalarının geri getirilmesini isteyecek kadar gaddarlaştırmıştır. Bu gaddarlaştırılmaya "dur" deme görevi, torunlarımızın, çocuklarımızın geleceği açısından bizlere düşmektedir. Onun için başımızı dik tutmamız, aşağılık ve güvensizlik duygularına kapılmamamız gerekmektedir.

Bundan 40 yıl önce, elektriksiz, yolsuz, susuz bir köyde üç kadın öğretmendik. Paydos saatinden sonra, sigaralarımızı tüttürür, 8-900 metre ötede bulunan köye elimizde sigaralarımızla yürürdük.(TV, sinama,tiyatro, kafe, erkek arkadaş olmayan köylerde, sıkıntıdan sigaraya başladık) Ramazan da olsa değişmezdi durum. Ne köylü bunu umursar, ne de biz kızların aklına köylünün oruç tuttuğu gelirdi. Bir gün Sevgili Safiye Teyzemizle (rahmet ve sevgiyle anıyorum) karşılaştık yolda: "Kızlar, Ramazanda yapmasanız bunu!" dedi. Hepsi bu... Her ne kadar 12 Eylülle birlikte yaygınlaşan yobazlıkla birlikte, bu hoşgörü ortamı sona erse, oruç tutmayanlara saldırılsa da, Anadolu halkının bu derin hoşgörüsü hâlâ sürmektedir.
Diyorum ki:
Suçluluk psikolojisine kapılanlar, bir an önce kendinize gelin!
       

1 Kasım 2012 Perşembe

PSİKOLOJİK SAVAŞ


Ülkemizde sosyal demokratların oy oranın yüzde 20-25 lerde seyrettiği bilinen bir gerçek. Bu sonuç, olağanüstü durumlar dışında (Kıbrıs Harekatı) yıllardır değişmedi. Tutuculuğun temsilcisi muhafazakarlar; değişimi, dönüşümü, demokratik ilerlemeleri istermiş ve bu yolda mücadele veriyorlarmış gibi görünseler de, siyasi felsefelerine ve yaşam anlayışlarına ters düşen değişim ve dönüşümün, iktidarlarının sonunu getireceğini bildiklerinden, söylediklerinin tersine halkı muhafazakarlaştırma yolunda adımlar atmışlardır. Zaten AKP'nin her alanda giriştiği muhafazakar uygulamalar bunu açıkça göstermektedir.(Teknolojik ilerlemelerin yaygınlaşması konumuz dışı.). İnsanların kafa yapısını, düşünce sistemini ileriye, çağdaşlığa yöneltmeyen her değişim dönüşüm, geriye gidiş demektir bana göre.

Siyasetten anladığımı söyleyemem, ayrıca siyaseti sıkıcı bulurum. Fakat, şu son günlerde yaşadığımız baskılar, dört bir tarafın camiler ve boş köylerin bile imamlarla donatıldığı; kadınların bir bir başlarını kapatıp 'mukabele' adı verilen ve moda olan etkinliklerde sıkça boy göstermeye, selamunaleyküm'lerle selamlaşmaya başlamaları, örtünen kadınları savunmanın çağdaşlık kabul edildiği, çığrından çıkma yolunda ilerleyen ve kafalarını dogmalara gömmüş insan topluluklarının artışını görmek, beni siyasete kafa yormaya yönlendirdi.

Kendini hissettirmeden yavaş yavaş ilerleyen bir karşı devrim sürecinde, muhafazakar iktidarın uyguladığı yöntemlerin başında psikolojik savaş geliyor. Bu konuda çok da başarılılar. En basiti, sık sık insanların hiç de düşünmek istemedikleri konuları gündeme getirip (zina, kürtaj, flört, üniversitelerin ahlak bozması, kadın erkek eşit değildir söylemleri vs...) böylece insanların kafasını karıştırmalar. İçki içenlere laf dokundurmalar, küçümsemeler. Duygusal saldırılar; yahu sen kim oluyorsun, kilon kaç,  Gavur İzmir, söylemiyle İzmirliler'e, Yezidiler ve Aleviler'e olduğu gibi. İmam Hatip Okullarını ve mezunlarını överek, diğer okul mezunları ve velileri üzerinde baskı kurmak, çocuklarını İHL'ye göndermeyen gerçek dindarlar üzerinde suçluluk duygusu yaratmak. Uygulanan bu tür psikolojik baskılar o kadar çok ki, bu kadarıyla yeterlersem düşüncelerimi açıklamış olurum.

Psikolojik baskı bu kadarla sınırlı değil tabi ki! İktidarlarında baskı yolunu seçenler, genelde aşırı kontrolcü, korkak ve nevrotik, iktidar açlığı içinde olduklarından, çevrelerinde korku da salabiliyorlar. Bu baskılarını en çok da medya üzerinde uygulamaya koyuyorlar. Baskılara karşı çıkan pek çok gazeteci işinden olurken, pek çoğu da korktuğu ya da bir çıkar umduğu için iktidarın yanında yer alarak, yandaş veya iktidar şakşakçısı olarak karşımıza çıkıyor. Tabi ki, muhafazakar iktidar, verdiği psikolojik savaşta en çok bu gazetecilerden yararlanıyor. Daha iki gün önceki bir gazetede çok bilinen bir gazeteci, halkın her şeyi göze alarak meydanlara çıktığı, yaptığı eylemlerin sonunda mutlu olan halka şunları söyleyebiliyor: "Cumhuriyet, laiklik, Atatürkçülük adına siyaset yapmak, hele bu değerler üzerine sokağa dökülmek AKP'nin işine yarar."

Yine 29 Ekim'de biber gazlarından ve basınçlı sudan perişan hale gelen vatandaşın yaşadığı çirkinlikler akıllardayken, TV' sunucusu, Boğaz Köprüsü'ndeki gösteriler yönelip; "Bakın, bakın! Ne güzel bayram kutluyoruz diyebiliyor. Tartışma programları yönetecileri, iktidara karşı olduğunu söyleyen konuşmacıya, hamamböceğine bakar gibi bakabiliyor.

Bütün bu psikolojik savaş taktikleri, zaten feodal yapıyı kıramamış, birey olamamış, yıllarca muhafazar kültürün etkisi ve baskısı altında yaşamış yurttaşları şaşkınlaştırıp, etkisi altına alabiliyor. Psikolojik savaşın amacı da zaten, insanları şaşkına çevirip beynini yıkayarak istendiği gibi, istendiği şekilde egemenlik altına alabilmektir.                        

31 Ekim 2012 Çarşamba

'ACILARIN KADINI'IN SAVUNMASI


Yakın arkadaşlarım, aile efradım bana "karamsarsın" diyor. Bir sevgili dostum, bununla da yetinmedi "acıların kadını" ünvanını verdi. Peki, öyle olsun! Bu yönümle eğlenin bakalım!.. Karamsarlığımı yenmeme yardımcı olmak için avutmalara filan kalkışın! Şimdi ben size, hiç de "acıların kadını" olmadığımı, aslında çok komik biri olduğumu göstereyim de yaptığınız yakıştırmalardan utanın biraz!... Yaaa, ben de laf çoktur!

Geçenlerde bir arkadaşım geldi, derdini dökecek, içini açacak, belli... Neşelenmeye ihtiyacı var. Karamsarın teki olsam, neşelenmek için onca yolu tepip bana gelir mi!!! Geldi ama... Eşiyle sorunları var arkadaşımın, epeydir ayrı yaşıyorlar. Çoğu evlilikte olduğu gibi onlarınkisi de garip bir birliktelikti aslında. Bu kadar zamandır neden birbirlerine katlandıklarını bilemiyorum; bu, zaten onların bileceği bir iş, beni ilgilendirmez!

Neyse, anlaşamadığı eşleriyle mesafe olarak uzaklaşmalarının hiç bir anlamı yok bazı kadınların, birlikteliklerini beyinlerinde sürdürüyorlar. Arkadaşım da böylelerinden. Öyle çok kocasından söz etti ki, onun da aramızda olduğu yanılsamasına kapıldım bir an, kendime çekidüzen bile verdim. N'olur, n'olmaz; tetikte durmam gerekir. Tetikte durmamın nedeni; arkadaşımın çok kıskanç, kocasının da -arkadaşımın söylediğine göre- 'çapkının teki' oluşundan. Bazı kadınlar çok kıskanç; kocalarının başkalarına göz koyacağı, kendisini terk edeceği korkusunu yaşamaktan kurtulamıyorlar bir türlü. Hatta istiyorlar ki, kendilerini haklı çıkarmak için kocaları çapkınlık yapsın! Eee, adam da karısını kırmıyor, çapkının biri olup çıkıyor sonunda! Aileyi yakından tanıdığımdan ve bu durumu da bildiğimden dolayı çekidüzen verdim kendime. Çünkü, her hareketimden, kocası kendi lehine, arkadaşım da kendi aleyhine bir anlam çıkarabilir. Akıllıyımdır; kabak benim başımda patlamasın diye, tedbiri elden bırakmam böylelerinin yanında hiçbir zaman. Yakın çevremde bu tip karıkoca sayısı oldukça fazla olduğundan, birtakım deneyimler  edinmişimdir.

Kocası 'çapkın' dedim ya, evliliklerinin bitmesinin görünür nedenlerinden biri bu, arkadaşımın söylediğine göre... Bana göre ise daha derinlerde, psikolojik temelleri olan başka nedenleri var. Yanlış doğru, bu benim görüşüm. Ben kendi görüşüme inanırım! Neyse, arkadaşım aralıksız sürdürdü, kocasıyla yaşadığı olumsuzlukları: beceriksiz, bencil, tembel, kaytarıcı, uslanmaz bir çapkın, kadir kıymet bilmez bir vefasız...  Kocasından ayrılan çoğu kadının edeceği türden laflardı bunlar.
Birden sıra kadınları kötülemeye geldi. Gözlerinden nefret duyguları fışkırarak; bazı kadınların nasıl ahlaksız olduğunu, utanmadan evli barklı adamların peşlerinde koştuğunu, üstelik bu kadınların çoğunun yaşlı ve çirkin olduğunu, her yerde ahlaksızlığın kolgezdiğini... falan filan...

"Neden kadınları 'ahlaksız'lıkla suçluyorsun ki!" dedim. "Sonra, senin 'ahlak' dediğin ne, anlamadım!?" Böyle bir hainlik beklemiyordu benden, afalladı. "Kocanın ahlakı hakkında da konuşsana!" "Erkek," dedi, "zar atabilir(!) Kadın niye geliyor onun attığı zara?.. Konu ters yöne dönünce, tatsızlaşacak baktım;
"Bak kardeşim," dedim, "senin kocan, bulaşık yıkar mı: Yıkamaz, Çamaşır yıkar mı: Yıkamaz. Ütü yapar mı: Yapmaz. Seninle hayatı paylaşır mı: Paylaşmaz. Kendi karnını doyurmayı becerebilir mi: Beceremez. Kadına karşı sevgi saygı duyguları besler mi: Beslemez. Bencil midir: Bencildir. Tembel midir: Tembeldir. Senin için özel yemek yapar mı: Yapamaz. Vs... Öyleyse, senin beğenmediğin, kapıdışarı ettiğin bu adamı, n'apsın başka kadınlar. Onları çöp toplayıcı olarak mı görüyorsun? Sustu, başını öne eğdi. "Haydi sahile gidelim!" dedi. Attık kendimizi dışarı. Sahil boyu yürüdük, bir bankta oturup yaşamdan, toplumdan söz ettik.Arkadaşımın neşesi yerine gelmiş, keyifli kahkahalar atmaya başlamıştı.

Yaaa, gördünüz mü, beni karamsarlıkla suçlayanlar, çevreme neşe saçmayı da biliyorum, sözlerinizi geri alın bakalım. Hem anlatacaklarım bu kadar da değil, gecenin geç saatlerinde arkadaşım aradı beni. Gece CHP'nin düzenlediği fener alayına katılmış, sokaklarda dolaşmış, sesi çok şen şakraktı.        

27 Ekim 2012 Cumartesi

PEDOFİLİ/ VARDIR BİR BİLDİĞİ:::

Bu günlerde, dünya gündeminin önemli konularından biri pedofili. Geçenlerde 84 yaşında ölen  BBC'nin ünlü sunucusu sir ünvanlı Jimmy Savile' in, 40 yıl boyunca çocuklara cinsel tacizde bulunduğu; BBC'nin, hatta savcılığın bunu örtbas etmekle suçlandığı söylentileri yayılıyor dört bir yana. Taciz ettiği çocuk sayısı 200'ü buluyormuş. Bir fenomen haline gelmiş bu adamla ilgili pek çok dava açılmış şu son günlerde.

Bugünkü vatan Gazetesi'nde, ucu Sulukuley'e uzanan başka bir pedofili olayından söz ediliyor. Hollanda'da, 1998'de patlayan pedofili skandalının olay adamı ise Adalet Bakanlığı Genel Sekreteri Joris Demmink. Türkiye'de konuk olarak bulunduğu bir sırada, polisten, birlikte olacağı çocuklar bulmasını istemiş. Sulukule'den getirlmiş istediği çocuklar. Demmink'i çocuklarla ilişki içindeyken gösteren kaset, sözde; daha sonra, uyuşturucu ticaretinden tutuklanan Kürt Baybaşin'in ağır ceza alması için, Mehmet Ağar, Tansu çiller, Necdet Menzir tarafından Hollanda Adalet Bakanlığına şantaj için kullanılmış. Demmink, her durumda gücünü kullanarak kendini kurtarmayı başarmış. Sulukuleli çocuklar ve başka mağdurlar mahkemeye vermişler şimdilerde Demmink'i. Ona çocuk bulmakta aracılık eden polis ise, olayı doğrulamış. Skandalın çıktığı günlerde, Demmink'in şoförü, çok kötü bir biçimde ölmüş. Böyle 'büyüklerin', üst kademelere yükselmiş insanların  olduğu bir dünyada, küçük, masum çocukların hayatları her zaman tehlikededir.        


Buradan asıl gelmek istediğim, Cübbeli'nin, geçenlerde müridlerine (doğru kullandım mı bilmiyorum.) yaptığı tembihler: "Kız çocuklarına el öptürmeyiniz; yedi yaşından yukarı ya da aşağı olsa da... Gösterişli olan kız yavrularımıza el öptürmemenizi ÖZELLİKLE tembih ederim." Ayrıca Cübbeli, "Kendi öz kızımı bile, kötü hisler besleyebileceğimden, kucağıma alıp sevemiyorum." demiştir. Cübbeli'nin bu söyledikleri, ilk bakışta, hoşlanmadığım bu adama karşı iyice allerji duymama neden oldu. "Yobaz"ın tekinin zırvalamaları diye düşündüm. Ciddiye alınacak sözler değildi bunlar; ta ki bir arkadaşimin; "Vardır bir bildiği, adam içeriden bakıyor olaya..." diyerek küçük bir uyarıda bulunana dek. Sonra, Suudi Arabistan'ın Büyük Müftüsü Şeyh Abdülaziz el eş-Şeyh'in; "10 yaşında kızlar evlenebilir." fetvası geldi aklıma. Ardından da gazetelere peş peşe yansıyan, yukarıda sözünü ettiğim pedofili olayları da gündeme gelince; "Cübbeli'nin sözlerine kulak vermeli," diye düşündüm.

Pedofili üzerine araştırmalara giriştim. Öğrendiklerim:
-Toplumlara göre farklı adlandırılabilen bir cinsel tercih olan pedofili; cinsler arası ilişkinin 18 yaşlarında olgunlaşmaya başladığı toplumlarda sapıklık(pedofili) olarak görülürken, kızların 12- 13 yaşlarında evlendirildiği yörelerde sapıklık olarak karşılanmamaktadır.
-Kızlar yerine, erkekleri tercih denler de vardır.
-Pedofililer; gözlerden uzak, karanlıkta avını yakalamaya çalışan kimseler değil; herhangi birinin çok iyi bildiği arkadaşı, topluma iyi entegre olmuş, şüphe uyandırmayan kimseler; baba, ağbi, dayı, amca, kuzen, yeğenler de olabilir.
-Pedofili vakalarının gerçek sayısına, aile içi pedofili vakalarının örtülü kalması nedeniyle ulaşılamamaktadır.
-Çocukluğunda bu tür tacizlere maruz kalan çocuk, ilerki yaşlarında, ağır ruhsal bunalımlar yaşayabilmekte, kendisi de çocuklara aynı tacizleri yapabilmekte; bu nedenle, toplum yapısının bozulmasına, yozlaşmasına, kokuşmasına neden olabilmektedir.
-Böyle pedofiliktacizler yaşayanların geçirdikleri ruhsal bunalımların tedavisi, yaşanılan olayın derinliklerine inilemediği için, yanılgıya düşülmekte; paranoid, nevroz, kişilik bölünmesi, şizofreni gibi yanlış tanılar konulabilmektedir.

Kendi iç araştırmalarımı da yapmalıydım tabii... Geçmişime şöyle derinlemesine gözatmalıydım. Bilinçaltına attığım, asla deşelemek istemediğim olaylara ulaşmak, o günleri yeniden düşsel de olsa yaşayabilmek için zorladım kendimi. Çocukluğuma gittim. Çocukluğumun çocukluk arkadaşlarına gittim. İlkokul öğretmenliği yapmış birisi olarak öğretmenlik yıllarıma gittim. Hoş olmayan görüntüler ve yaşantılarla, karşılaşmadım desem yalan olur. Çocukluğum neyse de, öğretmenliğim yıllarında yaptığım sessizlikler, anlamazlıktan gelmeler nedeniyle, yüreğim hâlâ yaralıdır. Bu konularda daha fazla söz söyleyemeyeceğim; çünkü, kafamdaki tabuları yıkabilecek kadar güçlü değilim. Kendi özelim, deyip geçmek benim için bir kurtuluş yolu olacak.


Genel olarak söylemem gerekirse, bizim gibi feodaliteyi hâlâ yıkamamış toplumlarda, geniş aile ilişkileri sürdürülmektedir. Hısım akraba ziyaretleri çok olur. Onlarla iç içe, kucak kucağa yaşamlar sözkonusudur. Genellikle kırsal kesimlerde, ısı tasarrufu, yer darlığı gibi nedenlerle, aynı odalarda hatta aynı yataklarda yatılmaktadır. Küçük kızlar- oğlanlar da tabii- amcalarla, dayılarla, ağbilerle aynı yatağı paylaşabilmektedir. Akrabalar, 'saygı- sevgi' gereği birbirlerine hep güvenirler(!). Dosta düşmana karşı güçlü görünmek için, aralarında bir tatsızlık çıksın istemezler. Kızlar zaten önemsizdir onların gözünde, yeter ki, bekaretleri bozulmadan oynansın onlarla.

Sonuç olarak, tabuları yıkmış ve yıkmakta olan Batılı ülkelerde, yukardaki olaylarda da görüldüğü gibi pedofili olaylarının üzerine gidilebilmekte; bizim gibi tabuların esiri olmuş, hâlâ çocuk gelinlerin bulunduğu ülkelerde ise, bu tür olaylar örtbas edilebilmektedir. Bu konu iyi düşünülmeli, iyi gözlenmeli, topluma gerekli eğitimler verilmeli, toplum, bu konuda sık sık uyarılmalıdır. Asıl görev ise ailelere düşmektedir. Cübbeli'nin dediği gibi "Kızlarınıza el öptürmeyiniz!" Ben buna erkek çocukları da ekliyorum.



25 Ekim 2012 Perşembe

SİYASİ GÜNLÜĞÜMDEN/BEN ZENGİNLERİ SEVERİM


Aşağıda alıntılar yapacağım kitabın yazarı Heinrich Böll; sevgi, saygı, hayranlık duyduğum yazarların önde gelenlerindendir. 2. Dünya Savaşı sonrası Almanya'da yaşanan kıtlık döneminde, insanların yaşadığı sefaleti, açlığı, yoksulluğu, ahlak çöküntüsünü anlattığı "Ve O Hiç Bir Şey Demedi" adlı romanı beni çok etkilemiştir. Yazıma, bu eserden alıntılar yaparak başlamamın nedeni, anlatacaklarım konusunda, bana yol gösterici özellikler taşımasından; hem de onun o güzel anlatımının verdiği zevki, sizlere de tattırma isteğimdendir.

"......Bayan Franke üç yüz kavanozunu doldurdu doldurmasına, fakat koridorda hala reçel, turşu kokuları; Fred'in safrasını kabartmaya tek başına birebir.... Kapılar kilitli; gardropta Bay Franke'nin bodruma inerken başına geçirdiği eski şapkası var sadece. Yeni kapladıkları duvar kâğıdı, bizim kapıya kadar geliyor. Yeni badana, bizim bölüğün başlangıcı olan oda kapımızın pervazlarını aşıyor, ortasına kadar geliyor. Bizim bölük tek oda; içinde kontrplakla kamara gibi bir yer ayırdığımız tek odadan ibaret. Bu kamarada en küçük yavrumuz yatar, döküntülerimizi koyarız. Frankiler'inse dört odaları var. Bayan Franke, kadın erkek bir sürü ziyaretçiyi salonunda kabul eder. Komitelerin sayısını bilmem, kolların sayısını bilmem; onun üye olduğu derneklerden bana ne! Benim bildiğim, kilise makamlarının, bu odanın Bayan Franke'ye kesinlikle gerekli olduğunu onaylamış olmasıdır.
...... Bazan bu aile en kıymetli şeyin ticaretini yapıyor gibime gelir: Din ticareti.......Bayan Franke altmışındadır, fakat hâlâ güzel bir kadındır. Yalnız, gözlerindeki, o herkesi büyüleyen acayip parıltı ürkütür beni. O siyah, katı gözleri, ustalıkla boyanmış o bakımlı saçları, yalnız benimle konuşurken birdenbire cırlaklaşan o basık ve hafif titrek sesi; giysilerinin vücuduna tıpatıp oturuşu; her sabah kiliseye âyine gidişi; her ay cemaatin rehber hanımlarını kabul ettikçe piskoposun yüzünü öpüşü. Bütün bunlar onu o hâle getirmiştir ki, onunla savaşmak boşunadır artık.
...... Bayan Franke, binde bir yumuşar; en başta paradan söz ediyorsa. Para lafı ederken sesi öylesine tatlılaşır ki, bu korkutur beni: Bazı kimselerin hayat derken, aşk derken, ölüm veya Tanrı derken seslerine kattıkları o hafif ürküntü, o büyük muhabbetle ne de yumuşak söyler bunu! Gözlerindeki parıltı donuklaşır, yüz hatlarında bir gençleşme olur paradan, reçellerden, turşularından konuştuğu vakitler. Bunlar onun el sürülmesine asla izin vermediği hazineleridir. Kömür, ya da patates almaya arada aşağıya bodruma indiğim zamanlar, bir korku kaplar beni: Onun bitişikte kavanozları saydığını duyarım. Yumuşacık bir sesle mırıldanarak, gizli bir âyin havasına uymuş gibi ahenkli, sayar da sayar ve sesi, dua eden bir rahibin sesini hatırlatır bana. Çok zaman elimdeki kovacığı oraya bırakır, yukarı kaçar, çocuklarımı bağrıma basarım; çünkü onları bir şeylerden korumam gerekiyormuş gibi bir duyguya kapılırım....."

Romandaki Franke'lerin bitişiğinde yaşayan Bayan Kaete gibi ben de şu yaşadığımız günlerde; gidişatı, din adına yapılan zırvalamaları, partizanlıkları, adam kayırmaları, baskıları gördükçe, çocuklarımı bir şeylerden korumam gerekiyormuş gibi bir duyguya kapılıyorum sık sık. Frankeler'in, yaptıkları din ticareti sayesinde güçlü bir konuma ulaştıklarını, zenginleştiklerini ve bütün bunlar nedeniyle onlarla savaşmanın boşunalığını gören Kaete'in duygularını, kendi duygularımmış gibi hissediyorum zaman zaman.

Kendi duygularımmış gibi hissediyorum; çünkü, dini kullanarak gücü eline geçiren insanların çevrelerine korku saldıklarını, ağzını açanı çeşitli yöntemlerle susturduklarını, medyayı, şirket yönetimlerini, hukuku, bilim kuruluşlarını, üniversiteleri  hükümleri altına aldıklarını, yandaş gazeteciler ürettiklerini, eğitim sistemini kendilerini onaylayacak, başkaldırıdan uzak insanlar yetiştirecek şekilde yeniden düzenlediklerini yaşayarak görüyor; onlarla savaşmanın ne kadar zor olduğu düşüncesine kapılıyorum.

Bayan Franke, çevresindekilerin gözünde etkileyici görüntüler yaratabilme konusunda ustalaşmış. Duygusal ve duyarlı görünümü, bakımlı saçları ve giysileri, her yanından şefkat fışkıran davranışlarıyla... Şu anda, ülkede gücü elinde bulunduranlara baktığımda, Bayan Frankeler'in kopyalarını görüyorum sanki. Meclisimizde ağlayan ağlayana... Sümükleri burunlarından, gözyaşları yanaklarından eksik olmuyor. Başbakanımızın eşi, ziyaret ettikleri her yoksul ülkede kendi gözyaşlarının selinde boğulacak kadar ağlıyor. Bir de Ahsen Yengemiz vardı, eski Maliye Bakanımızın sevgili eşi. Aman ne romantikti, uluorta kocasını öpmeler, boynuna sarılmalar, rüyalarında kocasının gitmesi gereken hastaneleri görmeler... Tam da, "kutsal aile" yapısına örnek olacak göz yaşartıcı mutlu aile pozları. Gerçi çocukları deveyi hamutuyla yutuyorlardı ama olsun! O kadar kusur, kadı kızında da bulunur. Emine Hanım için de, şirketlerinin sayısı belli değilmiş, diyorlar. Ben bilmem orasını. Yalnız gittiğim her yerde, bir hastane, bir fırın, bir market hatta bir ev gösteriyorlar; "Bak, Emine Hanım da buranın ortaklarındanmış" diyerek. Olabilir!..Cumhurbaşkanımızın sevgili oğlu da küçük yaşta ticarete atılmadı mı! Bülent Arınç'ın gencecik yeğeninin de BOTAŞ'a md yardımcısı olmadı mı! Emine Hanım'a laf söyleyenler bunları da görmeli. Hem bunlar fısıltı gazetesinin haberleri; gerçekliği tartışılır! İftira da olabilir saygıdeğer muhafazakarlarımıza, din tüccarlarımıza. Hem herkese ne! Yüce Rabbim verdikçe veriyor böylelerine!.. Gazeteler şu sıralar ılımlı dindar yöneticilerimize övgüler düzmeyi bıraksalar ah, ne haberler duyacağız, ne haberler!.. Ama, ne yapsınlar korku başa bela. Hem yandaş olmak da fena değil, kesenizi doldurabilir, tv kanallarında her gün boy göstererek ünlü de olabilirsiniz! Fırsat ellerine geçmişken, bırakın değerlendirsinler çocuklar.
Hem muhafazakar, hem dindar, hem liberal olan Merhum Cumhurbaşkanımız Turgut Özal: "Ben zenginleri severim." demişti. Halkımız da zenginleri seviyor! Zenginliğin nereden geldiği nasıl kazanıldığı önemli değil onlar için, madem ki kendileri zengin olamamışlar, bari seçecekleri kişiler zengin olsun! Zenginler; makarna, kömür, mercimek dağıtarak ne kadar şefkatli olduklarını gösteriyorlar,; bu bile yeter garibanların onlara karşı hayranlık duyguları beslemeleri için. Ayrıca 'dinibütün' adamlara çok hayrandır bizim halkımız. Kim ki Allah adını zikrediyor, onu baş tacı ederler anında.
Franke'ler, çoğaldıkça çoğalıyor dört bir yanda; Franke'lere ayak uyduramayan Bayan Kaete'lere ise, korkuya kapılmak düşüyor, gördükleri karşısında...
Kısa zamanda çok şeyler değişecek; buna inanıyorum!
Kısa zamanda çok şeyler değişecek; ama hangi yönde?.. Bunu bilmiyorum        

20 Ekim 2012 Cumartesi

SOKAK GÜNLÜĞÜMDEN/OTURALIM MI BİR BANKTA KADIN KADINA

Biz kadınalar ne çabuk kaynaşıyoruz kendi aramızda! Bir AVM'de giysi mağazasını dolaşıyordum. Göz göze geldik. Dudaklarımızda gülümseme, çekingen adımlarla yaklaştık birbirimize. Ne konuştuğumuzun önemi yoktu, şuradan buradan, lafladık işte öylesine... Sonra, çoğu kadının yaptığı gibi, tepeden tırnağa süzdük birbirimizi.
"Elbiseniz," dedi, "ne güzel, ayakkabılarınızla da uyum içinde!"
Yüzü hüzünlüydü. Sesi de hüzünlendi; "Elbise giymeyi çok severim; ama...  göbeğimmmm!" dedi, elini çökertecekmiş gibi göbeğine bastırarak. Sıradan görünümlü, aslında hiç de kilolu olmayan bu kadının göbeği biraz çıkkındı.Ona güzel şeyler söylemek geldi içimden; iltifatına karşılık olsun diye değil; hüznünü giderecek  şeyler duymaya ihtiyacı var gibi geldiği için bana. "Ama," dedim, "spor giyinmişsiniz; çok yakışmış size! Bayılırım ben spor giysilere!"
Bazen böyle saçmalarım işte; hüzünlü olduğunu düşündüğüm bir kadına, çok yakışmış giysiniz, demekle onun hüznünü giderebilir miyim hiç! O da etkilenmedi zaten. Söylediklerimi duymamış gibi baktı yüzüme. Sesindeki ve yüzündeki hüzün, gözlerine de yansımıştı. Merakımı, sorularımı, duygularımı da peşinde sürükleyerek yavaş adımlarla uzaklaştı yanımdan. Sessizce seslendim arkasından: Oturalım mı bir bankta kadın kadına!

Wirginia Woolf'un, anlattıklarıma benzer bir öyküsü vardır. Bir trenin kompartımanında, karşısında oturan bir kadın ilgisini çekmiş; bu kadından etkilenerek, Bayan "Bennett ve Bayan Brown" adlı eserini yazmıştır. Bir bölümünü alıntılıyorum:

"Temiz fakat yıpranmış, abartılı düzenliliği paçavralardan veya kirden daha fazla fakirliği çağrıştıran yaşlı hanımlardan biriydi: Her şeyi ilikli, bağlı, tutturulmuş, yamanmış ve temizlenmişti. Ona ıstırap veren bir şeyler vardı, görünüşü kederli veya endişeliydi, üstelik çok da ufak tefekti. Temiz, küçük botları içindeki ayakları yere ancak değiyordu. Ona bakacak kimsesinin olmadığını, kararlarını kendi başına vermesi gerektiğini, senelerce önce terk edildiğini ya da dul kaldığını, belki de tek oğlunu büyüterek geçirdiği sıkıntılı, ziyan olmuş bir hayatı olduğunu ve oğlunun artık kötü yola sapmaya başladığını hissettim."

AVM'deki kadınla ilgili benim meraklarım ve hislerim de bunlardan pek farklı değildi. Ah, bir bankta yan yana oturup konuşabilseydik! Konuştukça laf lafı açar; anlatma sırası bana geldiğinde belki ben de ona içimi açardım.

18 Ekim 2012 Perşembe

BİR YAZARIN BOHÇASINDAN/BİR BOŞ MÜCEVHER KUTUSU



     Aile arasındaki adı "Uyuşuk"tu. Başlangıçta duymazdan gelmeler, kırgın bakmalarla tepki gösterse de, sonunda  sessizce kabullenmişti bu adı. Aldırdığı filan yoktu artık bu duruma. Onu asıl çileden çıkaran, başkalarının yanında da kendine Uyuşuk denilmesiydi. Kendi aile çevrelerinden olan bu başkaları, düşüncelerini sözleriyle değil, gözleriyle anlatan insanlardı. Onların; "uyuşukluğun yüzünden okunuyor!" diyen alaycı; ya da, "vah zavallı yavrucak, nasıl da gururunu kırıyorlar!" diyen acıklı bakışlarına dayanamıyor;  içinde bulunduğu durumun sorumlularıymış gibi, tüm öfkesini onlara yöneltiyordu, Esin (gerçek adı buydu). Ah, eziğin biri olmasaydı, neler söyleyecekti onlara neler!..
    
     "Neler söylerdin?" diye sordu içinden gelen bir ses. Duraksadı. Kaşları, kaygıyla dolan gözlerinin üstüne düştü. Kendine yöneltilen sorulardan korkar, kendisi de soru sormaktan çekinirdi. Fakat ne olduysa, şu son zamanlarda hem kendini, hem de kendi dışında gelişen bazı durumları sık sık sorgular olmuştu. "Neler söylerdim?" diye mırıldandı kendi kendine. Boş bakışlarını, beyaz badanalı boş duvarlarda gezidirdi. Hızla sağa döndü, sonra sola. Bir kapıya baktı, bir pencereden yana... Sonunda gözlerini pikenin kenarına dikip derin düşünceler daldı. Aklına bir şey gelmiş de söyleyiverecekmiş gibi dudakları kıpırdadı bir an; ama, yalnızca "hiçbir şey" diyebildi.
     Bazı durumlarda, ne kadar çabalarsa çabalasın iki çift lafı bir araya getiremiyor; duygularını anlatabileceği anlamlı bir cümleye dönüştüremiyordu bir türlü. Sıkıntılı yüzünü, güneşin kızıllaştırdığı perdeye döndürdü. Perdeden yansıyan kızllık, yüzünü de kırmızıya boyadı. Pencere pervazından havalanan bir karasinek, dağınık saçlı başının çevresinde vızıltılı şarkılar söyleyerek dans etmeye başladı. Hop burnuna, hop yanağına, hop alnına konuyor; çıldırtıyordu Esin'i. O karasineğin canına okuyacaktı. Üzerindeki pikeyi tepip attı. Kalkmak için yeltendi; ama, omuzlarına çöken bir ağırlıkla birlikte, başı yastığa düştü kaldı...

     Öfkesi kendine yönelmişti. "Uyuşuğun tekiyim işte!" dedi. Kendi kendine mırıldanıyor, insanlara kızıyor; ama, en çok da kendine kızıyordu. Kendisi bile kendine uyuşuk, dedikten sonra başkaları demiş n'olacaktı ki! Gözlerinden boşalıveren yaşları gizlemek istercesine, yüzünü yastığın altına gömdü.
     Böyle ağlamaklı anlarında; Almira, kendini beğenmişlere özgü duruşuyla, canlanıveriridi gözünün önünde. Kulaklarında yankılanan sesiyle birlikte; çilli yüzü, gurur ve kibir akan ışıltılı gözleriyle karşısındaydı yine işte. Haftanın son gününde, buluşmak için sözleştikleri kameriyenin altına; yürürken çevresinde yarattığı, görünmez ama hissedilebilir esintiler arasından, sert adımlarla geçerek gelmişti. Herkesi, tepeden bakışlarla süzdükten sonra, bir elini formasının kemerine sokup, diğer eliyle dalgalı saçlarını havalandırarak;
   
     "Hey, var mısınız millet: Yarın hep birlikte Yorum Alışveriş Merkezi'ne gidelim, altını üstüne getirelim oranın!" deyişiyle karşısına dikilmişti yine.Başını yastığın altından çıkardı. Hem yüzüne yayımış gözyaşlarını siliyor, hem de Almira'yı düşünüyordu. Bir kız, nasıl olur da böyle rahat davranabilirdi ki! Bunu anlayamıyordu. Kendisi, uyuşuk biri olduğu için böylesine ezikti belki de.
   
     Öyle miydi?..
     Hiç de öyle değildi. Ezik olduğu için uyuşuktu aslında! Bunu bir yerlerden duymuştu: Ezik insanlar, kendilerine güvenleri olmadığı için, hareket etmeye, düşüncelerini söylemeye kolay kolay cesaret edemezlermiş. Bu yüzden, gün geçtikçe pısırıklaşıp giderlermiş. Kendi gerçek durumunun nedeni buydu işte!
     Almira bambaşkaydı ama! Kendisiyle gurur duyuyordu. Gösteriş yapmayı seviyordu. Kimsye aldırmaz bir hali vardı. Burnu havada gezen kızlardandı o. Doğrusu, ezikliğin 'e'si bile yoktu Almira'da. Almira, yalnız rahatlık konusunda değil, giyim konusunda da bir numaraydı, Esin'e göre. Bronzlaşmış bacaklarının üstüne giydiği, bir çiçeğin taç yapraklarıymış gibi duran mini, plili etekler; göbeğini ve ince belini açıkta bırakan bluzlar nasıl da yakışıyordu kendisine! Papatya, kelebek, uğurböceği şeklindeki o rengârenk tokaları ile, kızıl saçlarının arasında baharı taşıyordu sanki! Hiç kimse, Almira kadar kendine yakışan giysiler giyemezdi.

     Bakışlarındaki havadan mı, yüzündeki kendini beğenmişlik anlamından mı; yoksa, kimi zaman sergilediği çılgınca davranışlarının yarattığı durumlar nedeniyle mi, bilemiyordu; Almira'dan çok etkileniyor, onu çok da güzel buluyordu. Gerçi Esin'in kendine özgü garip bir güzellik anlayışı vardı. Herkesin hayran kaldığı değil; çoğunun, "çirkinin teki" diyebileceği tipler arasından çıkıyordu onun hoşlandıkları. Amcasının oğlu Hasan'ı bile yakışıklı buluyordu. Evdekiler, dayısıgil, halasıgil istedikleri kadar Kirpi Kafa desinler ona. Zaten onların işi gücü, ona buna ad takmak, diğer insanları alaya alarak küçümsemek, fesat bakışlarla süzerek insanların kötü yanlarını aramak, dedikodularını etmek değil miydi! İşte sırıf bu nedenlerle, sinir oluyordu onlara. Onlar; "Allah bir" dese, "iki" demek geçiyordu içinden hep. Yine de inat olsun, diye değil de, gerçekten beğeniyordu Hasna'ı. Dudaklarını ve gözlerini kısarak gülümseyişine, komik konuşmaları sırasındaki el hareketlerine bayılıyordu!

     Almira'nın da güzel olmadığı, üstelik kendini beğenmişin teki olduğu, söyleniyordu hep. Güzel olmadığı değil de, kendini beğenmişin biri olduğu, Esin'e göre de doğruydu. Ama, kim ne derse desin Almira'yı çok beğeniyor; ona özeniyor, hayran kalıyor; onun gibi âni çılgınlıklar yapabilmek, onun gibi kısa etekler, göbeğini ve belini açıkta bırakan blûzlar giyebilmek istiyordu.
     Hıçkırığı andıran derin bir iç çekiş çıktı dudaklarının arasından. Hüzünlenen gözlerini tavana dikti. Gerçekleştirmek için can attığı o küçücük özlemler, neden yıldızlar kadar uzağındaydı! Neden babasının belirlediği sınırlar içine hapsoluyordu hep! Üstelik bu sınırlar, yaşı büyüdükçe daralıyor; daraldıkça, kıpırdayamaz hale getiriyordu Esin'i.Babası, kaşlarını çatıp "höt!" dedi miydi, akan sular durudu evlerinde. Görüşüp konuşabildiği tek erkek, Hasan'dı. Bir keresinde Hasan'la yan yana oturmuş, babaannelerinin komikliklerini konuşmaya dalmışlardı. Esin'in kahkahalarla güldüğü bir sırada, âniden kapıda beliriveren babasının delici bakışlarıyla karşılaşmış, kahkahası dudaklarının arasına sıkışıp kalmış, korkusundan ne yapacağını şaşırmıştı.

     Babası, Hasan gittikten sonra, Esin'i bir köşeye çekmiş; "Bir daha, oğlanlarla konuştuğunu görür, öyle at gibi kişnediğini duyarsam; ağzını yırtarım senin!" demişti. On iki yaşına ayak bastığı, ilk regl olduğu günlerden birinde yaşamıştı bunu. İşte o zaman fark etti; yaşı büyüdükçe, çevresini saran sınırların daraldığını. Babasının "höt"leri çoğaldıkça çoğalıyor; annesinin suskunlukları da iyiden iyiye artıyordu artık. Esin, Hasan'la birlikteyken geçirdiği mutlu anları özlüyor, Hasan yanında olsun istiyordu hep. Ama, Babası "höt" demişti bir kez; artık, Hasan'a elveda demenin zamanının geldiğini, kalbinden gelen buruk ve acı bir ses fısıldamıştı kulağına. O günden sonra, amcasıgil ziyaretlerine geldiğinde; "Hasan bir şey söyler de, yanıt vermek zorunda kalırım" düşüncesinin yarattığı korkuyal, çay kahve yapma bahanesiyle, mutfaktan hiç çıkmadı Esin.

     Annesi nasıl da mutlu olmuştu, böyle mutfak işlerine soyunmasından. Ağzı kulaklarında, hoşnut bakışlarla Esin'i süzerek: "Büyüyorsun gayrı; bak, uyuşukluk filan da kalmadı; elin işe yatkınlaştı1" demişti. Yüzüne yapıştırdığı sırıtkan bir ifadeyle yanına yaklaşmış, sırtını sıvazlamaya yeltenmişti. Ama Esin, kendini hızla kenara çektiği için, annesinin uzanan eli, havada kalakalmıştı.

     Başının çevresinde dolanıp duran karasineğin varlığını unuttu Esin. Bir titreme geldi birden, pikeye sarındı yeniden. O gün, kendisinde olmayan konuşma yeteneğine birdenbire kavuşuvermişçesine; "büyümek, büyümek, büyümek..." diye başlayan isyankâr cümleler, dilinin ucuna nasıl da peş peşe akın etmeye başlayıvermişti!  "Büyümek, istediğim kişilerle artık konuşamamak demekse, büyümek kahkahalarla gülememekse, büyümek mutfaklara saklanmak demekse; büyümek filan istemiyorum ben!" diyecekken vazgeçmişti. İyi de yapmıştı, böyle yapmakla! Nasıl olsa, kendisini anlamazdı annesi. İyi biliyordu bunu. Ona, kırık dökük cümlelerle de olsa, herhangi bir şeyi anlatabilme umudunu kesmişti artık. Hangi konuda olursa olsun, söylediklerini dinletmek olanaksızdı annesine. Karşısında öylece durur; "neler yumurtlayacaksın bakalım yine sen!"diyen baışlarını takınır, başlamadan bitiriverirdi konuşmayı.

     Annesinin bir uyurgezer olduğunu düşünüyordu Esin. Komşularının yanında, her şeyi ben bilirim, anlamı yüklediği ses tonu, sürmeli gözlerinden yansıyan gurur duygusuyla; "Bir çocukta önce Allah, sonra ana baba korkusu olmalı komşum! Maaşallah, çocuklarım pek saygılıdır. Allah sizi inandırsın: Babalarının karşısında ağızlarını bile açmamışlardır daha!" diye övünerek konuşan annesi, uykusunda konuşmuyor da, n'apıyordu, peki! Uyanık olsaydı; saygıdan değil, korkudan konaşamadıklarını görmez miydi! Durup dururken, Hasan'la olan ilişkisini neden kesti bu kız, diye sorgulamaz mıydı!..

     Aklına yer eden, ölene dek unutamayacağı bir olay vardı Esin'in. Annesi, kareli bir kumaştan kendisine etek dikiyordu bir gün. Eteğin öyle dümdüz değil de, şöyle biraz süslü püslü olması için, annesine yalvarmıştı. Kdın; bu yalvarmalara, bu ısrarlara dayanamadığı için, eteğin iki yanına, süs niyetine püsküllü cepler koymuştu sonunda. Esin, bu şekliyle, eteğe bayılmış, sevincinden, hiç yapmadığı bir şeyi yapmış; annesinin yanağına, kocaman bir öpücük konduruvermişti. Akşam işten gelen babası, cepleri görünce çılgına dönmüş-çılgına dönüş nedenini hiçbir zaman anlayamamıştı Esin-iki cebin ikisini de, patır patır söküp fırlatıp atmıştı çöpe. Babasının heyheyleri tuttuğu o gece; cepleri sökmesine engel olması için, annesinin gözlerinin içine yalvaran baışlarla bakarak bir şeyler yapmasını beklemiş; beklentisi boşa çıkınca, karanlık mutfak köşelerinde gizli gizli ağlamıştı.

     Annesi uykuda olmasa; "Neden böyle yapıyorsun Selahattin? Çocuk bunu çok istiyor! Kime ne zararı var; bırak kalsın, sökme o cepleri!" demez miydi babasına! Rüyalarına bile uyurgezer olarak giriyordu artık annesi. Rüyalarında onu, pardösüsünün uzun etekleri yerleri süpürür, türbanının ibikleri havada dalgalanırken, kolları yana açılmış bir şekilde; rüzgârın önüne katıp sürüklediği kocaman bir hayalet gibi, bilinmeyen bir yöne doğru sürüklenip giderken görüyordu hep. Başına kötü bir şey gelmesinden korktuğu annesinin, soluk soluğa peşinden koşmaya başlardı. Sonunda onu yakaladığında, beline sıkıca sarılır, uyandırmak için sarsar sarsar sarsardı.  Esin sarstıkça, annesinin, bedeniyle birlikte yüzü de yavaş yavaş silinir; saydam bir kâğıda rastıkla çizilmiş de alnının iki yanına yapıştırılıvermiş gibi duran kaşları ile, çevreleri sürmeye belenmiş gözleri kalırdı yalnızca görünürde. Esin, bir çift göz, bir çift kaş haline dönüşen annesine, korku içinde bakar, korku dolu çığlık atarak uyanırdı hep.

     Bu düşünceleri kovmak istercesine, iki elini birden sağa sola salladı. Almira; varlığını, çevresindekilere hissettiren yürüyüş biçimiyle, düşüncelerinin arasına sızıverdi yeniden. Yalnız giysilerine değil, her şeyine hayranlık duyuyordu Esin onun! Son günlerde, herkesin çirkin bulduğu, onu çirkinleştirdiği söylenen yürüyüşüne bile öykünür olmuştu. Almira gibi hissedilebilir esintiler yaratamasa da; zınk zınk, diye ses çıkartan sert adımlarla yürüyordu artık. Annesi, niye öyle bağdan boşanmış gibi, memelerini sallay sallaya, paldır küldür yürüdüğünü sorunca, çok öfkelenmişti. İçinde "meme" sözcüğü geçtiği için, bu sorudaki ayıplayıcı ve suçlayıcı anlamı; sorunun içinde barındırdığı kötü niyeti hemen sezmiş; "Memelerim yok ki sallayayım!" diye bağırmıştı annesine. Böyle bağırmıştı annesine; ama, yine de, içine bir ayıplanma, hatta bir suçlanma korkusu yerleşmiş, o günden sonra nasıl yürüyeceğini şaşırır duruma gelmişti.

     Esin,Almira'yı her dedğini seve seve yapacak kadar çok seviyordu, ama Almira, belki sessiz pısırık duruşundan, belki de gözlerini ayırmadan kendini izleyişinden hoşlanmadığından, en çok da kendini beğenmişliğinden yüzüne soğuk bir anlam yükleyerek baktığı Esin'i sevmiyordu. Esin, cesaretini toplayıp bir şey soracak olsa, Almira onu duymazdan geliyordu. Hep Esra ile konuşuyor, Esra ile fısıldaşıyor; yalnızca, Esra bir şey söylediğinde kulak kesiliyordu. Hoş, Almira kendisine bir şey söylese, heyecanından, sinikliğinden yanıt bile veremezdi ya Esin! Rüküş giysileri, ezik duruşuyla aynadan yansır gibi kendi görüntüsünün yansıdığı karşı duvara dikti gözlerini. Dağnık saçlarında ellerini gezdirerek baktı düşsel görüntüsüne. Sümsüklerin en sümsüğü bir kız duruyordu karşısında. Hoşlanılacak neyi vardı ki!

     Vızıltısı kesilmiş, karasinek çoktan kayıplara karışmıştı. Pikenin yüzeyinde oluşan geniş bir dalgalanma ile birlikte, tırnakları yaldızlı ojeli iki ayak uzandı yatağın dışına. Esin, anında kızıla boyanıveren ayaklarına, hayran hayran baktı. Nasıl da yakışıyordu, gizli gizli sürdüğü o pembe oje!Ne hoş duruyordu tırnaklarında! Kollarını pikenin altından çıkardı. Bakışlarını ayaklarından ayırmadan, tatlı tatlı gerindi. Ah babası kızmasa, akrabaları dedikodusunu etmese; el tırnaklarını da, yaldızlı ojelerle rengârenk boyasa! Hem o zaman, ojeleri bozulmasın, diye tırnaklarını da yemezdi. Ellerine baktı dikkatle. Dudaklarıyla birlikte, gözlerinin içine de bir gülümseme oturmasıyla birlikte, bambaşka bir güzelliğe büründü.

     Esin, yastığa yayılmış siyah, ince telli saçından bir tutamını yüzüne yaklaştırarak ilgiyle inceledi. Yüzündeki gülümseme izleri siliniverdi birden. I ıhhh, kötü, çok kötüydü; cansız ve hacimsiz! Televizyonlardan duyuyordu: Hacimli saçlar kadınları mutlu edermiş. Oysa, daha önceleri 'hacim'i, kadınları mutlu eden gür saçlar olarak değil; matematik kitaplarında yazdığı gibi, bir maddenin uzayda kapladığı yer, olarak bilirdi yalnızca. Durakladı. Biraz düşününce, bir yanlışlık yaptığını anladı. 'hacim' ve 'hacimli' sözcükleri farklı anlamlardaydı. Çünkü, '-li' eki sözcüklerin anlamlarını değiştirirdi. Peki öyleyse, hacimli saç, deniliyorsa; hacimli kap, da denilebilir(miy)di. Yine de bu işte bir yanlışlık vardı! Bütün saçlar uzayda yer kapladığına göre, zaten hacimleri var demekti; öyleyse, hacimli saç, ya da hacimsiz saç diye bir şey olmazdı ki!..

     "Aman, neyse ne canım; derdi bana mı düştü!" dedi. Sırt üstü döndü çabucak. Hayalleri dağılsın uçup gitsin istemiyordu. Saçlarına baktı yeniden. Hem hacimli (güldü kendi kedine) hem de canlı görünmesi için bir tutamı mor, bir tutamı kırmızı-yeşil de olabilirdi-olacak şekilde saçına kaynak yaptırsa; renkli tokalar, pırıltılı bandanalar taksa, kendisi de Almira gibi, bahar saçlı bir kıza dönüşebilirdi. Tabi ki dönüşebilirdi! Ya bir de dövmesi olsa!?.. İçinde başlayıp yüzüne yayılıveren bir heyecan duygusu yanaklarını pembeleştirdi.Gözleri pırıltılı bir görünüme bürünürken, aceleci hareketlerle, pamuklu geceliğinin sol kolunu omzuna dek sıyırdı. İnce, beyaz koluyla omzunun birleştiği bir noktaya, parmağını bastırarak dövme yerini işaretledi. İşaretlediği yerde küçük, beyaz bir yuvarlak oluştu. Başını yana eğip küçük beyaz yuvarlağın oluştuğu, o belli belirsiz noktaya baktı dikkatle. "İşte, tam oraya; uçmaya hazırlanan bir kelebek..." diye düşünüyordu ki; önce durakladı, sonra bakışlarını hızla çekti omzundan. Yok ama, kolsuz giysi giyemezdi; yasaktı ona! Olsun, omuza yaptırmak şart mıydı sanki! Kolunu uzatıp sol bileğine baktı; buraya da olabilirdi pekala!

     Odanın içinde dolaştırdı bakışlarını. Davranışlarını kısıtlamaya zorlayan, kendisine karışmaya kalkışacak kimseler yoktu odada. Yüzünde beliren bir gülücükle birlikte, gözlerinin önünde tatlı, bulanık görüntüler canlanıverdi. Tepeden tırnağa değişmiş haliyle, pembe toz bulutları arasından çıkıp geliveren yeni Esin karşısındaydı şimdi. Üzerinde bordo renkli, şal desenli, göbeğiyle belini açıkta bırakan İspanyol kollu bir blûz; altında saf ipekten, plili, gri bir etek vardı. Rengârenk tokaları, ışıltılı bandanasıyla tıpkı Almira gibi, renkli saçlarında baharı taşıyor; insanların yığınlar halinde aktığı bir caddede, ayağında kırmızı sandaletleri, bileğinde halhal'ı, dudağının ucuna minicik bir goncagül gibi oturmuş gülümsemesiyle, mankenler gibi yürüyoooor yürüyordu...  Hayır, yürümüyor; o incecik , zarif bedeniyle kelebekler gibi uçuyordu sanki...

     İki de bir, rüzgârda uçuşup yüzüne savrulan saçlarını kaldırıyor; rimel ve göz kalemiyle belirginleşmiş iri gözleriyle çevresine bakınıyor; insanlar üzerinde hayranlık duygusu uyandırdığını görebiliyordu. Çöp gibi incecik, tahta gibi kupkuru bedenli bu çelimsiz çocuk haliyle, bu kadr çok ilgi görmesine, böylesine hayranlık uyandırmasına hiç de şaşırmıyor; çünkü, nedenini gazete ve televizyonlarda görüp okuduklarından biliyordu: Böylesine hayranlık dolu gözlerle izlediklerine göre, onu 'sıfır beden' sayıyorlardı mutlaka!

     Esin, bu duygular, bu düşünceler arasında kaybolu gitmişti. Artık Esin olmaktan çıkmış, bambaşka bir kimliğe, bambaşka bir kişiliğe bürünmüştü. Bu yeni kimliği gözlerini kamaştırmış, körleştirmiş, çevresinde olup bitenleri göremez hale getirmişti onu.  Alaycı kahkahalar atarak, düşe kalka kendisine doğru koşan kişinin-yaratığın-farkında bile değildi. Dikkati, çevresindeki nesnelere yönelme özgürlüğünü yitirmişti artık. Tuhaf, paspal, işler acısı halde peşinden koşan bu yaratık, Esin'i bir an önce yakalamak, yeniden avucunun içine alarak eski haline döndürmek için koşuşturmaktan kan ter içinde kalmıştı. Sonunda, Esin'in tam burnunun dibine sokularak iki eliyle birden yakasına yapıştı. Delici bakışlarını takınıp alaycı bakışlarını kullanarak;

     "Hey, Uyuşuk!" dedi. Sesi hırıltılı ve boğuk çıkıyordu, "bak, peşindeyim işte, benden kurtulduğunu mu sanıyordun!" Olduğu yerde kalakaldı Esin. Beti benzi attı. Yıllardır peşini bırakmayan bu ses, bu görüntü en olmadık yerlerde karşısına dikiliveriyordu. İşte, yine karşısına dikilmiş, yakasına yapışmıştı. Bazen öfkeli, bazen de alaycı sesiyle demediğini bırakmazdı Esin'e. Kendini bildi bileli, ardı arkası gelmeyen o yürek sıkıcı, ürkütücü, en çok da aşağılayıcı laflarını dinletmiş, canından bezdirmişti Esin'i. Ya, utanç verici o görünüşü!..

     O ezik, o sümsük, o kılığı bozukla herkesin içinde yan yana görünmektense, yedi kat yerin dibine girse daha iyiydi. İnsanı rezil etmek için, elinden geleni ardına koymazfı bu sümsük; biliyordu bunu. Üstelik, knuşması konuşmaya benzemez, iki çift lafı bir araya getirmeyi beceremezdi; ama, karşısındaki Esin olunca çenesi bir açılır, bir daha kapanmak bilmezdi. Onu tekmelemek, yerden yere çarpmak, bir dozer gibi ezip yok etmek, körkuyulara atmak geçti içinden; ama, onun ne kadar baskın olduğunu, ne yaparsa yapsın ondan kurtulamayacağını, daha önceki deneyimlerinden biliyordu.

      "Bırak artık peşimi!" diye bağırdı. Ama boşuna! Annesi gibi, ona da laf anlatmak mümkün değildi. Dırdırlarına başlamıştı bile:
     "Başkalarının gözünde, sana karşı hayranlık duygusu yüklü, diye gururlanacak kadar aptal mısın? İnsanların sözleriyle değil, gözleriyle anlattıkları yüzünden, yeterince acı çekmedin mi? Ruhunda karakış hüküm sürerken, saçlarında taşıdığın yalancı bahara mı seviniyorsun? İnsanlar seni 'sıfır beden' sandı diye, duygularını anlatacak anlamlı cümleler kurabilecek misin? Böyle havalı giysiler giymekle, babanın "höt"lerinden kurtulabilecek misin? Şimdi Hasan sana, "günaydın" dese, sen ona, günaydın, diye karşılık verebilecek misin? Eteğine püsküllü cepler diktirebilecek misin?.. Vıdı vıdı bıdı bıdı..."

     Kısa süren sisli görüntünün, kulak tırmalayıcı cızırtının ardından, bir boşluk, bir sessizlik başladı birden. Bir el gizlice kumandaya basmış,bütün o vıdı vıdıları, o görüntüleri kesivermişti sanki. Tam da derin bir soluk alacakken, yeni bir tehlikeyle yüz yüze gelmek üzere olduğunu önce hisseti, sonra gözleriyle gördü Esin. Kulakları uğuldamaya, kalbi deli gibi çarpmaya başladı. Aman Allahım, çığ gibi yuvarlanıp kalabalığı yara yara, üstüne doğru gelen o koyu gölge de neyin nesiydi! Şimdi, bütün bedeni, zangır zangır titriyordu. Gözleri, yuvalarından fırlayacaktı neredeyse. Daha, 'neler oluyor' demeye kalmadan, gölgenin açılıveren dev ağzından çıkan yüksek ve ürkütücü bir ses, uğuldayarak dalga dalga yayıldı kalabalık cadde boyunca:
     "Hööööt. hötötöt höt hööööt!"

     Bu ses, tanıdık bir sesti. Sık sık içinde duyduğu, kendisini ürküten, elini kolunu bağlayıveren bir sesti, Esin'in; ama, bugüne dek hem böyle bir görüntüyle karşısına çıkmamış, hem de bu kadar büyük bir korkuyla sarsmamıştı kendisini. Kalakaldı olduğu yerde. Yardım isteyen gözlerle çevresine bakındı. Kısa bir an önce, kendisini hayranlıkla izleyen insanlar, onu yapayalnız bırakmış, arkalarına bile bakmadan kaçışıyorlardı şimdi. Topukları, popolarını dövüyordu koşuşurlarken. Parfüm kokuları yerine, terden sırılsıklam olmuş pantalon ve gömleklerinden, mide bulandırıcı kokular salıyorlardı çevrelerine. Yüzleri yüz olmakta, gözleri göz olmaktan çıkmış; her biri acınacak birer ucubeye dönmüştü.

     Kendisi olsaydı, böyle bir durumda Almira'yı bırakıp kaçmaz, onu asla yalnız bırakmazdı. Oysa, bu korkaklar daha neler olup bittiğini bile anlamadan, köşebaşlarına, dar sokak ağızlarına sürüler halinde akıyor; magazaların içlerine zor atıyorlardı kendilerini. Toz duman içindeki bu ıssızlık ve sessizliğin ortasında yapayalnız kalakaldı Esin. Korkusundan, aklı başından gitmiş; ne yapacağını, ne yana gideceğini şaşırmıştı. Bugüne dek, kendisini hep éhöt"ler yönettiğinden, kendi kendini yönetemez, yol bilmez iz bilmez duruma gelmişti. Düşlerinde bile kafasına eseni yapamıyor, emin adımlarla istediği yöne yürüyemiyordu. Yürüyüp gitmeye kalkıştığında yalpalıyor, sendeliyor, düşüyor, sakatlanıyordu. Sonunda, bir karabasanın ortasında buluveriyordu kendisini. Yol gösterecek, uzanıp tutuvereceği sıcak bir ele; kendisini dinleyecek, kendisini anlayacak, kendisini avutacak tatlı, yumuşak, iç okşayıcı bir sese ne kadar çok ihtiyacı vardı!

     Bu çıldırtıcı sessizliğin ortasında, hiç olmazsa bir "çıt" sesi duyabilmek için kulak kesildi. İşte o anda, önce kulakları sağır eden bir uğultu, ardından, birbiri ardına eklenerek bir alarm sesine sönüşen "çıt çıt çıt.." sesleri arasında, bir bez parçası havalara fırladı. Bu bez parçaı, Esin'in başının üstünde dolanıyor, yüzünü gözünü kapatıyor, boğazına sarılıyor soluk alamaz, çevresini göremez, soluk alamaz hale getiriyordu onu.  Onu başından def etmek, uzaklaştırmak için sağına soluna tekmeler savurmaya başlamıştı ki, bez parçası kırmızılara boyanmış bir hortlak şekline dönüşerek, Esin'in üzerine çullandı. Esin, pikenin altına zor attı kendini. Soluğunu tutmuş, korku içinde başına gelecekleri beklerken, pencerden doğru bir ses yükseldi:

     "Hanımların dikkatine: Overlok makinesi ayağınıza geldi! Halı kenarları, kilim kenarları, battaniye kenarları, paspas kenarları beş dakikada yapılır, evini...." Başını yavaşça, yastığın altından çıkardı. Neredeyse her gün, aynı saatlerde duyduğu overlokçunun sesiydi bu. Kalp atışları yavaşladı. Titremesi geçti. Yavaş yavaş kendine geldi. Bütün bu başına gelenlere bir anlam vermeye çalışıyordu ki, biraz önce gördüğü hortlak, perdenin arkasından çıkıp, odanın ortasına zıplayıverdi. Ağzını kocaman açıp kazma dişleriyle halıların püsküllerini, kilimlerin püsküllerini, örtülerin püsküllerini, püskül niyetine Esin'in saçlarını, havluların püsküllerini, nerede ne kadar püskül varsa, hepsini de teker teker, "kıtırt kıtırt kıtırt" diye kesti. Ardından, dev birer iğneye dönüştürdüğü uzun parmaklarının ucunu batıra çıkara, delik deşik etti, her yeri, her şeyi...

     Esin, korkusundan ne yapacağını şaşırdığından, saklanacakken, yatağının üstünde, bir heykel gibi dimdik doğruldu. Pıtı pıt sesleri gittikçe yükseliyor, bu seslere karışan yeni tuhaf seslerle birlikte kulaklarında çınlıyordu artık. " "Höt, Uyuşuk! Pıtı pıt! Neler yumurtlayacaksın bakalım yine! Pıtı pıt, babalarının karşısında ağızlarını bile açamazlar! Pıtı pıt, at gibi kişneme ağzını yırtarım Zavallı yavrucak! höt höt höööt"

     Beyaz badanalı duvarlarda, tenis topları gibi zıplayan bu karman çorman cümle bozuntularının her bir, sözcüğü, birbirine karışıp, birer sözcük salatasına dönüşerek, uçlarından kan damlayan ünlem işaretlerini keskin birer kılıç gibi kuşanmış, ürkütücü bir marşa dönüştürdükleri höt höt sesleri eşliğinde güçlü bir ordu gibi, Esin'in üstüne üstüne yürümeye başlamışlardı.
Yatğın üstünden korku içinde atlayıp, karyolasının altına attı kendini. Loş boşlukta, el yordamıyla, bir şeyler aradı çabuk çabuk. Bir süre sonra, titreyen ellerinde tuttuğu metal bir kutuyla, sürünerek çıktı karyolasının altından. Doğruldu çabucak. Kutuyu, yatağının üstüne koydu. Titremesine engel olamadığı elleriyel güçlükle açtı, kutunun kapağını. İçindeki bir sürü ıvır zıvırın üstüne; hayallerini, düşlerini, kendisine yıldızlar kadar uzak olan özlemlerini, yarattığı yeni Esin'i, Hasan'ı, Almira'yı, Almira ile ilgili özentilerini, tutam tutam kırpılıp atılan renkli saçlarını, ojesini, göz kalemini, hızmasını, halhalını, kahkahalarını, dudağının ucunda minicik bir goncagül gibi oturan gülümsemesini, kırmızı sandaletleriyle birlikte daha başka şeyleri üstü üste tıkıştırarak yerleştirdi çabucak. Dışa taşanları, sanki zıplıyormuşçasına kutunun dışına atlayanları yeniden kutuya yerleştirip iki elini birden üzerine bastırdı sıkı sıkı.

     Eli, bir Kurban Bayramı'nda  Hasan'ın hediye ettiği ve tam kalbinin üstünde taşıdığı kolyesine gitti. Kolyenin gizli bölmesinden çıkardığı minik bir anahtarla kapağını kapatıp kutuyu kilitledi çabucak. Gözü, avucunda tuttuğu anahtarda, yavaş adımlarla pencereye yürüdü. İki kanadını birden sonuna dek açtığı pencereden, yarı beline dek dışarı uaznıp anahtarı, fırlatabileceği en uzak noktaya fırlattı. Baktı arkasından; anahtar, suda yüzer gibi yere paralel havada yüzdü bir süre.Sonra, yavaş yavaş bir kuş tüyüne dönüşerek, gökyüzüne doğru yükselmeye başladı. Yükseldi, yükseldi, yükseldi... ve... yumuşacık beyaz bulutların arasına karışarak gözden yitti, gitti...

     Hızla, sırtını döndü pencereye Esin. Hiçbir duygu izi barındırmayan yüzünde, bomboş bakan gözleri, usulca kapanıp iki damla yaş akıttı yanaklarına. Gözyaşları, yanaklarından süzülürken hızlı adımlarla, bir kapıya, bir pencereye, sonra tekrar kapıya yürüdü. Yürümüyormuş da, uçuyormuş sanıyordu kendini. Hafiflemişti, çok hafiflemişti. ama, bu hafiflik, içinde sakladığı değerli mücevherler çalınmış olan boş bir mücevher kutusunun hafifliğini andırıyordu.

    Hızlı hızlı soluyarak durakladı bir süre. Sonra, bir uyurgezeri andıran yürüyüşüyle pencereye yöneldi yeniden. Üzerlerindeki karlar hâlâ erimemiş olan dağlara gözlerini dikip korkunç bir çığlık attı.