28 Aralık 2012 Cuma

OKUMALARIM/ KÖRLÜK

"Bakabiliyorsan; gör.
Görebiliyorsan; gözle."

Jose Saramago'nun yeni bitirdiğim 'Körlük' adlı romanı böyle başlıyor. Kısaca özetlemem gerekirse, adamın biri birdenbire kör olur. Sonunda, körlüğün, salgın halinde topluma yayılmasıyla birlikte tüm uygarlık yerle bir oluyor. Toplumsal ve politik hicivleri, dilinin ilginçliği nedeniyle; Saramago sevdiğim, beni etkileyen, siyasilere, demokrasi dediğimiz yönetim biçimine, toplumsal olaylara farklı bakmaya başlamamı sağlayan bir yazardır. Körleşmeyi önleyici bir etkisi oluyor insana.

Herhangi bir fiziksel nedeni bulunmadığı halde, gözlere aniden inen bir sis perdesi, uçsuz bucaksız bir süt deryasına hapsetmektedir insanları. Bulaşıcı olabileceği düşünülen bu beyaz körlüğü kontrol altına almak amacıyla, hükümet tüm körleri eski bir akıl hastanesinde toplar. Sıkı bir denetim altına alınan körlerin dış dünya ile ilişkileri tamamen kesilir. Körler; su tesisatlarının bozuk, tuvaletlerin tıkalı ve yetersiz olduğu, duşların akmadığı  bu eski binada,  kendi işlerini kendileri yapmak zorundadırlar. Hükümet ise belirli aralıklarla, toplumda her şeyin kontrol altında olduğunu, ülkenin geleceği için, herkesin bu özveride bulunması gerektiğini vurgular. Fakat, gerçek bir akıl hastanesine dönüşen ve tutsakların giderek arttığı bu binada, bireyler otokontrollerini  giderek kaybederler. İçerideki ortamdan kaygı duyan, durumu hükümet yetkililerine duyurmak için girişimde bulunan kişi, kapıdaki nöbetçi asker tarafından öldürülür.

Zamanla, çeteler oluşur. Açlık, tecavüz giderek artar. İnsanlar onurlarını yitirirler sonunda. Kargaşa, sefalet, pislik, rezalet kol gezmektedir. Sonradan aralarına katılan körün radyosu (pili bitene dek), tepkilerinde bir uyuşma, yumuşamaya neden olur (basının uyuşturucu etkisi). Körler, radyodan duyduklarının etkisiyle, kendilerini normalmiş gibi hissetmeye başlarlar ve bir kat daha körleşirler sanki...

İşler gittikçe çığırından çıkınca gözleri gören tek kişi olan (doktor olan kocasının yanında olabilmek için, kör olduğunu söylemiştir görevlilere) ve çevresindeki bu kokuşmuşluğu net olarak gören, ama, görmezden gelmeye çalışan aydın bir kadın olan doktorun eşinin (aydınların durumu, hapse atılma korkuları vs.. nedeniyle.) çetenin elebaşısını öldürmesi ve tecavüz edilen kadınlardan birinin yangın çıkarması sonucu bir isyan başlar. Kapıda nöbet tutan askerlerin de kör olması sonucu, dışarı çıkmayı başarırlar.
Dışarıda uygarlık çökmüş, bir çöplüğe dönüşmüştür. Marketler yağmalanmış, sokakları, birbirleriyle çarpışan, dövüşen körler, her yeri saran otlar, çöpler, insan ölüleri ve onları yiyen köpeklerle dolmuştur. Doktorun karısı; bunları göreceğime, keşke kör olsaydım," der.

Demokrasilerde, hele bizim gibi 'ileri demokrasi'lerde körlüğün nasıl yaygın olduğunu, hâlâ kör olmayanlar görebiliyor mu acaba? 'Tek kitap öneren, gençliği dindar ve kindar olmaya yönelten, hükümet üyelerinin gözünün içine baktığı, aykırı ses çıkarmaktan korkan milletvekillerinin çevresinde halka oluşturduğu, kendisine bir demokrasi kahramanı gözüyle bakılan kişinin toplumu yönettiği bir ülkede, "kral çıplak' diyenlerin başına gelenleri gördükten sonra, kim gıkını çıkarabiliyor ki!


Saramago, 1998 Nobel Edebiyat ödülünü aldığı törende, 'Körlük'le ilgili düşüncelerini şöyle dile getirmiştir: "Bu kitapla anlatmak istediğim, hepimizin körleşmeye başladığı değildir; bence körleşmiyoruz, hepimiz körüz. Körüz ama bakıyoruz. Bakabilen ama göremeyen kör insanlar."

Saramago'nun sözleriyle bitirmek en iyisi.

"Bakabiliyorsan; gör.
Görebiliyorsan; gözle."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder