27 Şubat 2013 Çarşamba

OKUMALARIM/ ÇOCUKLUĞUN YOKOLUŞU (2)

"Ah kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya..."
Gülten Akın

Bir önceki yazımda, Neil Postman'ın "Çocukluğun Yokoluşu" adlı eserinden yola çıkarak Eski Yunan'dan  1850-1950'li yıllara (çocukluğun doruğa ulaştığı yıllar)  dek geçen dönemde çocukluğun durumlarını konu etmiştim. Neil Postman; "Çocukluk biyolojik bir kategori değil, toplumsal bir kurgudur. Çocukluk tasarımı, Rönasans'ın büyük icatlarından biridir," diyor ve ekliyor; "ama tüm toplumsal kurgular gibi çocukluğun süreğen varlığı da kaçınılmaz değildir; çocukluğun yokolduğu günleri yaşıyoruz."

Bir öncekinde olduğu gibi, yine Neil Postman'ın görüşlerini derleyeceğim bu yazımda da.
1850-1950 arasındaki dönem, ailelerin çocuklarına yönelik olarak en üst düzey empati, şefkat ve sorumluluğu onaylayan ruhsal mekanizmaları geliştirdiği dönemdir. Yüzyılın bitiminde ise çocukluk kültürel bir ürün olarak değil, biyolojik bir kategori olarak tanımlanmaya başladı. Aynı dönemde, çocukluğa yaşam veren çevre yavaş yavaş parçalanmaya başladı. Bu parçalanmaya gidişin başlıca nedenlerinden biri, Morse'un elektrikli telgrafı icadıdır. Diğeri ise Charles Darwin'in ortaya attığı evrim teorisiyle ilahi kavrayışın yerine bilimsel  varsayımlar koyarak, ilahi kavranışın yerinden sökülmesine neden oluşu dünya dengesini bozucu bir etkide bulunuşudur.

Elektrikli telgrafın icadıyla haberleşmenin niteliğinin ve yayılma hızının değişimi sonucu toplumsal yapıda da değişikler başladı. Bu konuda Marshall MacLuhan diyor ki: " İnsan elektrikli bir çevrede yaşadığı zaman doğası dönüşür ve özel kimliği, ortak bütünle karışıp birleşir. Artık o 'kitle insanı' olur. Kitle insanı, ilk olarak radyo çağındaki bir görüngü biçiminde fark edildi, fakat ortaya çıkması elektrikli telgraf ile gerçekleşti."  Elektrik hızı, insan deneyiminin ötesine geçen bir eşzamanlılık ve hızlılık dünyasına götürdü. Böyle yaparak da kişisel stili, gerçekte insan kişiselliğinin kendisini, iletişimin bir yönü olarak saf dışı etti.

Telgraftan önce bilgiyi mekan içinde iletmenin teknik güçlüğünden dolayı haberler, insanların yaşamları için seçici ve uygun olmaya yönelikti. Telgraftan sonra ise dünya, enformasyon seliyle dolarken bir insanın ne kadar çok şey bildiği sorunu, insanın bildiği şeylerden ne tür kullanımlar için yararlandığı sorunundan daha fazla önem kazandı. Daha önceleri çocukluk, yalnızca yetişkinlerce denetlenen belirli bir enformasyon biçiminin, çocuklara psikolojik açıdan özümlenebilr yollar olarak görülen aşamalar içinde verildiği bir çevrenin sonucuydu. Çocukluğun sürdürülmesi, işlenmiş enformasyon ve ardışık öğrenme ilkelerine dayanıyordu. Fakat telgraf, enformasyonun denetimini  ev ve okuldan zorla çekip alma sürecini başlattı.

Tabi ki elektrikli telgrafla birlikte, okur-yazar dünyanın toplumsal ve entellektüel yapısının büyük ölçüde bozulmadan ya da dokunulmadan kaldığı ve özellikle çocukluğun fazla etkilenmediği olasıdır. Çünkü telgraf, sadece izlenecek şeyin önsel bir göstergesiydi. 1850 ile 1950 arasında iletişimin yapısı çözüldü ve sonra aralıksız bir buluş akışıyla (rotatif, kamera, telefon, pikap, sinema, radyo ve TV) yeniden yapılandırdı. Elektrikli iletişimin yapısına paralel giden 'grafik devrimi' denilen bir ortam (simgesel resimler, karikatürler, posterler ve reklamların doğuşu) oluşmuştur. Elektronik ve grafik devrimleri düşünce dünyasını ışık hızına sahip resimler ve imgeler içinde yeniden düzenleyerek dil ve edebiyat üzerine eşgüdümsüz olan fakat güçlü bir saldırıyı simgeledi.

Dil, yaşama ilişkin bir soyutlamadır. Fakat resimler, yaşamın somut ifadeleri ya da göstergeleridir. Gerçekte bir resim, binlerce sözcüğe değebilir, fakat hiçbir anlamda yüzlerce ya da binlerce sözcüğe eşit değildir. Resim, bir önerme ileri sürmez; kendisine olan karşıtlığa işaret etmez; uydurulması gereken kanıtlama ya da mantık kuralları yoktur. Bu yüzden resimler ve diğer grafik imgeleri 'bilişsel açıdan geri'dir. Oysa basılı sözcük, okuyucudan 'doğruluk içeriği'ne saldırgan bir yanıt vermesini gerektirir. Kişi, eğer yeterince bilgi ve deneyime sahipse kuramda belirleme yapabilir. Ama resimler, gözlemcinin estetik bir tepki vermesini gerektirir. Resimler, aklımıza değil, duygularımıza seslenir. Bizden düşünmemizi değil, duyumsamamızı isterler. Rudolf Arnheime; "resimler, zihinlerimizi uyutma potansiyeline sahiptir," der ve şöyle devam eder: "Geçmişte, olayları hemen iletme yetersizliği, dilin kullanımını gerekli kılmış ve bu yüzden insan zihnini, yeni kavramlar geliştirmeye zorlamıştı. Çünkü, olayları betimleyebilmek için insanın geneli özelden çıkarması, yani seçmesi, karşılaştırması ve düşünmesi gerekiyordu. Ancak iletişim, parmakla dokunularak başarılabildiği zaman ağız sessizce büyümekte, yazmak için el durmakta ve zihin büzülmektedir."

Kırk beş yıl sonra, Arnheime'nin bu tahmini, resimli görüntüye dayanan reklamcılığın, okur-yazar dünya varsayımlarının temelini zayıflatmada tek ama en yıkıcı güç olduğunu iddia eden Robert Heilbroner aracılığıyla doğrulandı. Bu yazarlar, Roland Barthes gibi çocukluğu olanaklı kılan sosyal ve entellektüel hiyerarşileri destekleyemeyen simgesel bir dünyanın oluştuğunu ileri sürmektedirler. Yeni teknolojik gelişimlerle birlikte, diğer birçok yapay ürün gibi çocukluk da eskimeye başlıyordu. Elektrik ve grafik devrimlerinin bir araya gelmesi, TV sayesinde gerçekleştirilmiştir. Yine, çocukluk ile yetişkinlik arasındaki bölücü hattın sarsılması da TV sayesinde olmuştur.

Okur-yazar kişi, düşünsel ve analitik, sabırlı ve iddiacı, daima dengeli olmayı öğrenmelidir. Bu davranış biçimini gençlerin öğrenmesi güçtür. Bu nedenle aşamalar halinde öğrenilmelidir. Çocukların öncelikle eleştirmeyi değil, sadece açıklamayı öğrenmelerini beklemenin nedeni, aşamalar halinde öğrenme tarzından kaynaklanır. Okul müfredatı daima yetişkin zorlamalı, sansürün en zorlu ya da ikna edici ve ısrarlı olduğunun  ifadesidir. Okullarda çocuklar, yaş gruplarına ve algı düzeylerine göre eğitilirler. Fakat TV ile birlikte bu enformasyon hiyerarşisinin temelleri çökmüştür. TV görsel araçtır. Dilin TV'de işletilmesine ve bazen de önem arzetmesine karşın izleyicinin bilincine egemen olan ve eleştiriel anlamları taşıyan görüntü ya da resimdir.İnsanlar TV'yi izlerler. TV'yi okumazlar.Ne de çoğunlukla dinlerler. Onu sadece izlerler. Bu yetişkinler ve çocuklar için, entellektüeller ve emekçiler için, aptal ve akıllı insanlar için de geçerlidir. McGuffey'e göre okuyucu analojisine, hazırlığa, önsel eğitime de gerek duymayız. Ayrıca, görüntülerin abecesi yoktur. İmgelerin anlamını yorumlamayı öğrenirken gramer, heceleme, mantık ya da sözcükbilgisine gerek duymayız.

Damerall diyor ki: "Hiçbir çocuk ya da yetişkin, TV izlerken daha fazla TV karşısında kalarak daha iyi konuma gelmez. Gereken beceriler o kadar basittir ki henüz yeteneksizliğinden dolayı TV izleyemeyen bir vaka duymadık." Okuyucunun yeteneğine göre ayarlanabilen kitapların tersine TV imgesi yaşa bakmaksızın herkesin izleyebileceği niteliktedir. Yapılan araştırmalara göre, çocuklar üç yaşında iken sistematik bir dikkatle TV izlemeye başlamaktadırlar. Fakat programlar, reklamlar ve ürünler yalnızca üç yaşındaki çocuklar için değildir.Bütün bunlardan TV'nin, çocukluk ile yetişkinlik arasında kesim çizgisini üç biçimde aşındırdığı sonucunu çıkarabiliriz:
1.Biçimini anlamayı sağlayacak bir eğitim gerektirmez,
2. TV, gerek zihinden gerekse de davranışlardan karmaşık istemlerde bulunmaz,
3.TV, izleyicisini ayrıma tabi tutmaz.
Bu özellikleri nedeniyle TV, 14. ve 15. yüzyıllarda var olan iletişim biçimini yeniden yaratmaktadır. Tüm bu koşullar içindeki medya, herhangi bir sırrı kendine saklamayı ya da elinde tutmayı olası görmez.  Sırlar olmaksızın, çocukluk da olmayabilir.

Sonuç olarak TV, mevcut kültür içinde var olan her tabudan yararlanır. TV, yalnızca resimsel bir araç değil, şimdi merkezli ve ışık hızlı bir araçtır. Bir konu üzerinde uzun uzun duramaz, konuyu derinlemesine araştıramaz. Örneğin herhangi bir ülke tarihi üzerine elli, çocukluk üzerine beş yüz, Kurtuluş Savaşı üzerine binlerce kitap olabilir. Ama TV, bu konuda yapacağı bir şey varsa hemen yapar, sonra enformasyonu iletir. Akademi ödülleri, güzellik yarışmaları, ünlü kişilerin 'maskaralıkları',  basın konferansları, medya yıldızlarının mücadeleleri gerçeklikten dolayı değil, TV'nin konu gereksiniminden dolayı var olurlar. TV bu olayları kaydetmez ama yaratır ya da oluşturur. Diana Zuckerman, "TV izlemenin, tanımadığımız insanların olduğu bir partiye gitmeye benzediğini söyleyebiliriz," diyor. TV, sınırlamaların olmadığı bir serbest giriş teknolojisidir.  Biz yetişkinler konuşurken, çocuklar duymasın diye sürekli fısıltı halinde, ya da onların anlamayacakları sözcükler kullanarak konuşabiliriz. TV fısıldayamaz, çocuklar TV'nin gösterdiği her şeyi görürler.

Cherston'a göre ayıp, barbarlığın küçük bir koyda tutulması mekanizmasıdır. Barbarlığın çoğu, muhtelif olayları kuşatan gizem ve korkudan kaynaklanır. Bu olgular arasında düşünce ve sözcükler de vardır. Düşünce ve sözcüklerin tümü, sürekli biçimde halkın gözünden saklanarak gizemlileştirilir ve korku veren şey haline getirilir. Biz de onları saklayarak gizemleştiriyoruz. Gizemleştirerek düzenliyoruz. Bazı durumlarda yetişkinler, bu sırlarla ilgili bilgilerini birbirlerine bile açıklamazlar. Ayıp duygusunun aşılanması, çocuğun formal ve informal eğitimlerinin zengin ve hassas bir parçasını oluşturmuştur. Diğer bir deyişle çocuklar, giz ve korkularla kuşatılmış bir sırlar dünyasına daldırılmışlardır. Bu dünya, ayıp duygusunun bir ahlaki direktifler içinde nasıl iletileceğini onlara devreler içinde öğretecek olan yetişkinler tarafından çocuklara anlatılan bir dünyadır. Çocuğun görüşüne göre ayıp, yetişkinlere güç ve otorite vermektedir. (Burada sözü edilen ayıp, toplumun enformasyon yapısı tarafından oluşturulan -eteğini ört, bacağın görünüyor- ayıp değil, insan tarihinin ve korkularının oldukça derinlerine giden bir ayıp kavramıdır.)

Ayıbın ortadan kalkışıyla birlikte görgü kurallarına verilen önem, dil ile ilgili seçicilik de önemini yitirmiştir. Margaret Mead; artık yetişkinlerin gençlere danışman ve akıl veren kişi olarak hizmet edemediği yeni ve hızlı biçimde değişen, enformasyona serbestçe sahip olunan bir dünyaya girdiğimizi ileri sürmektedir. Bütün bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi elektrikli medyanın hem yetişkinliğin otoritesine hem de çocukların merakına ciddi bir darbe indirdiğini göstermektedir. Belli bir dereceye kadar merak, gençliğe doğal gelir,
fakat gelişimin sırlarını açmak iyi düzenlenmiş soruların gücünün yükselen bilincine bağlıdır. Bilinen ve henüz bilinmeyenin dünyasının köprüsü şaşkınlıkla kurulur. Fakat şaşkınlık büyük ölçüde çocuğun dünyasının yetişkininkinden ayrı olduğu, çocukların sorularıyla yetişkin dünyasına girmeye çalıştığı bir durumda gerçekleşir. Medya, iki dünyayı birleştirirken ve çözülmeyen sırların yarattığı gerilimi azaltırken şaşkınlığın hesabı değişir. Merakın yerini siniklik ve hatta daha kötüsü kibir alır. Otoriter yetişkinlere değil, herhangi bir kaynaktan gelen haberlere güvenen çocuklarla baş başa kalırız. Hiç sormadıkları sorulara yanıtlar verilen çocuklarla ya da kısacası çocuksuz bir dünya ile baş başa kalırız.

TV, insan cinselliğinin kamusal teşhirinin, gizemliliğinden ve saygınlığından yoksun kalmasını hem cinselliğin karakter ve anlamını hem de çocuk gelişimini değiştirmiştir. 1981'de New York Eyalet Başvuru Mahkemesi pornografik film konusunu belirlemede çocuklar ile yetişkinler arasında ayrım yapılamayacağını yasaya bağlamıştır. Eğer bir film müstehcen olarak değerlendirilir ve mahkeme yasayı uygularsa, mahkumiyet istenebilirdi. Eğer, müstehcen olarak değerlendirilmezse, çocukların statüsüyle çocuklar arasında ayrım yapan herhangi bir yasanın haksız olduğu belirtilmiştir. Hastalıktan ölüme, cinsellikten şiddete her türlü yetişkin bilgisini sansürsüz olarak elde edebilmektedir artık günümüzün çocukları. Bütün bunlar; zamanından önce yetişkin enformasyonunun gizli bahçesine giren çocukların, çocukluk bahçesinden kovuldukları anlamına gelmektedir.

TV yalnız çocukların dünyasını değil, yetişkinlerin dünyasını da değiştirmiştir. Bir sonraki yazımda "Yetişkin Çocuk" ve "Yokolmakta Olan Çocukluk"tan söz edeceğim. Bu görüşler, Neil Postman'ın Amerikan toplumunu gözönüne alarak yaptığı değerlendirmelerdir. Bu nedenle, konuyla ilgili son yazımda Türkiye'deki çocukluktan söz etmeyi düşünüyorum.

21 Şubat 2013 Perşembe

OKUMALARIM/ ÇOCUKLUĞUN YOKOLUŞU (1)


Bir arkadaşım, yarıyıl tatili nedeniyle evde yalnız kalan torunlarının (6-10 yaş) bakım görevini üstlendi. Evinin kapısını kilitledi, kısa sayılmayacak bir yolculuktan sonra torunlarına ulaştı. İyi niyetliydi. Büyükannelik görevini yerine getireceği için mutluydu. Fakat, olaylar umduğu gibi gelişmedi, 10 yaşında bluğa eren, önündeki bilgisayarla sürekli erkek ve kız arkadaşlarıyla mesajlaşan, kendi kurallarını kendisi belirleyen, kahvaltıya çağrıldığında "benim kahvaltı saatim gelmedi" türü itirazlarla büyükanneyi çıldırtan bir kadın/çocukla karşılamıştı (küçük daha uyumlu). Yüzlerce çocuğa öğretmenlik yapmış büyükanne, tek bir çocukla başa çıkamaz, ne yapacağını bilemez hale geldi. Sonunda, yaşadığı stres nedeniyle, aniden beliren kısa süreli bir körlük yaşadı. Sağlığının daha fazla bozulmaması için üstlendiği görevi yarıda bırakarak evine döndü.

Olayın yaşandığı günlerde, Neil Postman'ın "Çocukluğun Yokoluşu" adlı kitabını yeniden okuyordum. Neil Postman bu eserinde, "Bebekliğin tersine çocukluk, biyolojik bir kategori değil, toplumsal bir kurgudur. Çocukluk tasarımı Rönasans'ın büyük icatlarından biridir. Bilim, ulus devlet ve dinsel özgürlükle birlikte, hem toplumsal bir yapı hem de psikolojik bir koşul olarak çocukluk, on altıncı yüzyılda ortaya çıkmış, günümüze dek inceltilip geliştirilmiştir. Ama her toplumsal kurgu gibi çocukluğun süreğen varlığı da kaçınılmaz değildir." diyor ve ekliyor: "Çocukluğun yokedildiği günleri yaşıyoruz." Bu görüşlerden yola çıkarak, arkadaşımın şaşkınlığı, torunuyla başedememesi, çaresizliği de torununun çocuktan çok, çocukluğa başkaldıran birine dönüşmesinden kaynaklanmış olabilir diye düşünüyorum.  

"Çocukluğun Yokoluşu" ndan edindiğim bilgiler ışığında, Eski Yunan'dan başlayarak günümüze değin çocukluğun geçirdiği evrelerden söz edeceğim. Eski Yunan dünyasında, eğitim ve okullaşmaya önem verilmesine karşın, çocukluk kavramı olup olmadığı bilinmemektedir. Bu okullardan daha çok gençlerin yararlandığı bilinmektedir. Eski Yunanlılar'da küçük çocukların öldürülme uygulamasına karşı ahlaki ve yasal sınırlamaların olmadığı bilinmekteymiş. Aristo, bu korkunç geleneğe karşı çıkmış ama kuvvetli bir itirazda bulunmamış. Romalılar'da ise çocukluk bilincinin az da olsa geliştiği biliniyor. Romalılar, gelişen çocukluk ile ayıp düşüncesi arasında bir bağlantı kurmaya başlamışlar. "Bu, çocukluk düşüncesinin evriminde çok önemli bir adımdı. İyi geliştirlmiş bir ayıp düşüncesi olmaksızın çocukluk varolamaz." diyor Postman. Roma İmparatorluğu'nun çöküşüyle klasik kültür yokolmuş, Avrupa Ortaçağ denilen karanlık bir döneme girmiştir. Neil Postman diyor ki: "Her yetişkin bunu bilir. Bilimeyen ise, Roma İmparatorluğunun yıkılışıyla birlikte; 1. Okur-yazarlık, 2.Eğitim, 3.Ayıp kavram,ı 4. Çocukluk, yitmiştir."

Okur-yazarlığın ortadan kaybolma (bin yıllık devre) nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte karanlık Ortaçağ boyunca, alfabe harflerinin yazma stillerinin değiştirilmesi; eğitimin, okuma yazma bilmeye gerek duyulmadığı zenaat ve çıraklık eğitimine dönüştürülmesi; kilisenin, dinin gizlerinin anlaşılmaması için okunması zor süslü harflere yönelmesi (hattatlık) vb... nedenler sıralanmaktadır. Sözel kültürün egemen olduğu Ortaçağ'da,  J: H: Plumb'un belirttiğine göre: "Kesinlikle ayrı bir çocukluk dünyası yoktu. Çocuklar yetişkinlerle aynı oyunları, aynı oyuncakları ve aynı peri masallarını paylaşmışlardı. Yaşamlarını yetişkinlerle birlikte sürdürmüşlerdi. Brueghel'in, içkiden sarhoş olan kadınları ve erkekleri gösteren, her birinin dizginlenmemiş bir şehvetle yürürken çizdiği sıradan bir köy festivali tablosunda, yetişkinlerle yemek yiyen ve içki içen çocuklar da vardı."

Ortaçağ'da çocukluğun olmayışını Aries ise şöyle anlatmaktadır: "Çocukların önünde cinsel konuları tartışma çekingenliğinin olmadığını da söyleyebiliriz. Cinsel dürtüleri gizleme düşüncesi, yetişkinlere yabancıydı. Çocukları cinsel sırlardan koruma fikri, bilinmiyordu. Önlerinde her şeye izin veriliyordu: Bayağı dil, açık-saçık davranış ve durumlar. Çocuklar her şeyi işitiyor ve gülüyorlardı. Çocukların mahrem kısımlarıyla oynama davranışı, yaygın bir gelenek oluşturuyordu."

Matbaanın  icadı; öğretmen kesiminin oluşumu, okur-yazar sayısının artması, haberleşmenin yaygınlaşması, pek çok kitap ve dergi basımının gerçekleşmesi sonucu kişilerin bilinç düzeyi, olaylara bakışları, yorumlayışları vb.. konulardaki ve sosyal alandaki gelişmeler, çocukları yetişkin yaşama hazırlama fikrini ortaya çıkmış, bu nedenle yalnız çocuklara yönelik çok sayıda okul açılmış böylece çocukluk yeniden icat edilmiştir bir anlamda. 1544'de Thomas Phaire, pediatri üzerine ilk kitabı yazmıştır. 1774'te ise, bir yayıncı olan Jhon Newbery tarafından ilk çocuk öyküsü olan "Dev Katil Jack" adlı kitap basılmıştır.  "Her nerede, okur-yazarlık yüksek ve sürekli bir değer görmüşse orada okullar açılmış ve orada çocukluk anlayışı hızla gelişmiştir." diyor Neil Postman.

16.yy'ın sonlarına doğru matbaa üzerine temellenen yeni ve büyüyen bir ticari sistem ve eğitim üzerine düzenlenen yeni bir aile kavramı ortaya çıkardı. Norbert Elias diyor ki: "Ayıp ve mahcubiyet boyutları olan bir cinsellik kurumu ya da anlayışı ve bu anlayışa denk düşen davranış kısıtlamaları giderek toplumun tümüne az ya da çok ama eşit biçimde yayıldı. Yetişkinlerle çocuklar arasındaki mesafe arttığı zaman 'cinsel aydınlanma' 'vahim bir sorun' haline geldi." 16.yy. sonlarına kadar öğretmenler, çocukların 'edepsiz kitaplar' ın yanına yaklaşmalarına izin vermemişler ve müstehcen dil kullanan çocukları cezalandırmışlardır. Çocuk kitaplarıyla ilgili ilk sansürleme işlemleri de o tarihlerde başlamıştır.

18.yy'da endüstri devriminin gerçekleşmesiyle birlikte, çocukluk yeniden tehlikeye girmiş, kötü günler yaşamaya başlamıştır. Çocukların özel doğası, ucuz işgücü olarak faydalanma biçimine tabi kılınmıştır. Lawrence Stone'un belirttiği gibi, "Endüstriyel kapitalizmin bir etkisi de, çocuğu fabrikadaki rutinleştirilmiş emeğe koşullayacak bir sistem olarak görülen okulun, cezai ve disiplinsel yönlerine destek çıkmaktı." İngiliz toplumu, 18. kısmen de 19. yüzyıllar boyunca İngiliz endüstriyel makinesine yakıt atmak için kullanılan çocuklara yönelik davranışında özellikle vahşiydi. 1780'lerin sonlarına kadar çocuklar, cezası asılmak olan iki yüzden fazla suça mahkum edilmişlerdi. Yedi yaşındaki bir kız çocuğu, elbise çaldığı için Norwich'de asılmıştı. Charles Dickens de dahil olmak üzere birçok yazarın yazınsal yapıtları, 18. yüzyıldan 19.yüzyılın ortalarına kadar yoksul çocukların peşini bırakmayan acımasızlıkları işlemektedir. Yine 18.yy'da Goethe, Voltaire, Diderot, Kant, David Hume, Edward Gibbon, Locke, Rousseau gibi aydınlar çocukluk fikrini besleyip yaygınlaştırmaya devam etmişlerdir.

"Çocukluk, biyolojik bir kategori değil, toplumsal bir kurgudur," görüşünü savunan Neil Postman diyor ki, "Tüm toplumsal kurgular gibi çocukluğun süreğen varlığı da kaçınılmaz değildir. Günümüzde hızlı iletişim, gelişen teknoloji ve özellikle de televizyon çocukluğun sonunu hazırlamaktadır."

Neil Postman'ın bu konudaki görüşlerine ve kendi düşüncelerime bir sonraki yazımda yer vereceğim. Asıl üzerinde durmak istediğim konu ise; kendi toplumumuzda, yani Türkiye'de çocukluk yaşandı mı? Yaşanmadıysa nedenleri ve sonuçları nelerdir? Çocukluk durumları çocuk yazınına yansımış mıdır?  Günümüz Türkiye'sinde çocukluk adına yaşananlar nelerdir?