Çocuk ve gençlik yazınında kalitesizlik artıp, lay lay lom konular kitap sayfalarında hızlı şekilde yer almaya, pıtraklı diller paragrafları sarmaşık gibi sarmaya başlayınca, öğretmen yazarlar günah keçisi olarak gösterilmeye başlandı. Kültür yoksunu, sözcük dağarcıkları kıt, kullandıkları sıfatlar kaldırıldığında, kitap sayfalarının yarı yarıya eksileceği, hiçbir edebi yanı olmayan türde 'kitaplar' yazanlar piyasaya hakim olmuşsa, bunun yarattığı olumsuzlukları yalnızca öğretmen yazarlara yüklemek haksızlıktır. Bu bakış açısı çocuk ve gençlik kitaplarına eleştiriel gözle bakmamızı, doğru değerlendirmeler yapmamızı, sorunları saptamamızı güçleştirir; yalnız güçleştirmekle kalmaz, bizi yanlış yöne sürükler.
Kitap yazmak kimsenin tekelinde değildir. Şu meslekten olanlar iyi yazar, bu meslekten olanlar kötü yazar; gençler bu işi daha iyi kotarır, yaşlılar bir kenara çekilsin tarzı yaklaşımlar abesle iştigal etmektir. Mesleği ve yaşı, yazarın niteliğini belirlemez. Dünyada ve ülkemizde, bırakın şu meslekten, bu meslekten olmayı doğru dürüst eğitim almamış; ama, edebiyat dünyasında unutulmaz yer edinmiş Yaşar Kemaller, Orhan Kemaller, Charles Bukowskiler adını sayamayacağım pekçok yazar vardır.Yazdıklarıyla, çocuk edebiyatında çığır açan öğretmen yazarların varlığını kim inkar edebilir! Mesleği berberlik olan sanat dünyasının önemli isimlerinden Yves Montand, Fransa gibi kültür ve sanatın merkezi olan bir ülkede, cumhurbaşkanlığına aday gösterilmek istenmiştir. Kısaca söylersem, kişinin mesleğinin yazarlığına, sanatçılığına olumlu ya da olumsuz etkisi söz konusu olamaz.
Yazarlık; istisnalar bulunmakla birlikte kolayca, genç yaşta ulaşılan, ulaşılacak bir meslek değildir. Yeteneğin, geniş düş gücüne sahip olunmanın yanı sıra yıllar yılı okumaları, hayatın içinde bulunmaları, biriktirilen yaşam deneyimlerini, bilgiyi, yoğun bir kültür birikimini gerektirir. Gelmek istediğim noktalardan biri de şudur: Öğrencisiyle, öğretmeniyle, velisiyle kitaba karşı ilgisiz olan bir toplumda, yazar, yayınevi ilgilileri okumakta ve kitabı sevmekte midir? Bu soruya yanıtım "hayır!" olacaktır ne yazık ki... Piyasada pekçok kitabı bulunan bir çocuk edebiyatı yazarına, tanıştığımız gün sordum (öğretmen değildi): "Hangi yazarı beğeniyorsun?" "Fakir Baykurt" yanıtını verdi bana. "Hangi kitapları okuyorsun?" dediğimde ise yanıt yine aynıydı: "Fakir Baykurt'un kitaplarını." Yanlış anlaşılmasın, Fakir Baykurt'a saygım sonsuzdur. Yıllar yıllar öncesinde köy enstitülü babamın da etkisiyle bütün kitaplarını okumuşumdur.
Buradan gelmek isteğim noktalardan biri de, içinde bulunulan siyasi ortamların, çocuk yazınının yönü belirlediği gerçeğidir. Şöyle bir ülkenin siyasi geçmişine bakacak olursak bu gerçeği açıkça görürüz. Ülke açısından bir dönüm noktası (olumsuz anlamda) sayılan 12 Eylüllü yıllar öncesi çocuk kitapları, siyasi içerik taşıyan, toplumsal yapıyı eleştiren, sorgulatan, isyana sevk eden türde kitaplardı çoğunlukla. Dilleri yalın, akıcı, düşündürücüydüler. 12 Eylül darbesiyle birlikte bu kitapların köküne kibrit suyu döküldü. Yerlerini; uslu terbiyeli, vatanına milletine bağlı, anababa sözü dinleyen çocukları anlatan (Çocuk Kalbi) kitaplarla, gençleri romantizme, boş hayallere, Polyannacılığa yönlendiren İpek Ongun kitaplarına bıraktılar. İşte bu siyasi ortamda meslekleri gereği; terbiyeci, didaktizmi yaşam felsefeleri haline getirmiş, eğitici, öğretici yönleri gelişmiş olan öğretmenler çocuk yazını piyasasında boy göstermeye başladılar. Doğrusu, susturucu baskıcı siyasi ortamda, çocukları terbiye etme görevini çok iyi yürüttüler. Tabi ki, terbiyecilikleri çok iyiydi; ama, yazarlıkla uzaktan yakından ilgileri yoktu çoğunun. İşte bugün, "öğretmenler kitap yazmasın" deniliyorsa, nedeni budur ve bu sözü söyleyenler haklıdırlar.
Günümüze gelecek olursak, dindarlığın geçer akçe olduğu, baskının sürdüğü, paranın Tanrı olduğu, bilimin yerini dini söylemlere bıraktığı, kadın erkek eşitliğinin yok edilmeye çalışıldığı, kitapların sansürlendiği, savaş naraları atıldığı, yalakalığın reytinginin yükseldiği, her türlü kaosun yaşandığı bir ortamdayız. Bütün bu ortamların çocuk ve gençlik yazınına nasıl bir etkisi olduğunu/olacağını sizlere sormak istiyorum.
Umarım, çocuk ve gençlik kitaplarındaki bu kalitesizliğin sonu gelmek üzeredir.
28 Ocak 2013 Pazartesi
26 Ocak 2013 Cumartesi
KADINLIK DURUMLARI/ SEN DE KİMSİN
Bizim gibi feodaliteyi yıkamamış, erkek egemenliğinin had safhada olduğu toplumlarda, kadınlar hep yenilmişlik duygusu yaşarlar. Gerek toplumsal yaşamda, gerek aile içinde; düşünceleri, görüşleri ya önemsenmez, ya da söyledikleri duymazdan gelinir. Bu olumsuz deneyimler sonunda, pekçok kadın kırılmamak, üzülmemek için 'elinin hamuruyla' 'erkek işi'ne karışmaktan vazgeçer. Çalışıyorsa, yönetici kadrolarında görev almaktan, politik bilince sahip olsa bile, politikaya atılmaktan, muhtar olmaktan, meclis üyesi olmaktan kaçınır; çünkü, kırılmak ve üzülmek istemez. Kendine biçilen rolü (evkadınlığı+ fazla sorumluluk gerektirmeyen işler) oynamak zorunda kalır.
26 yıl çalıştığım öğretmenlik yıllarımda; okuyan, kendini geliştirmeye çalışan, toplumsal olayları izleyip bu konularda kafa yoran bir kadın olmam ve pekçok konudaki düşünsel ve kültürel birikimimle erkek meslektaşlarıımı geride bırakmamın yarattığı sıkıntıları yaşadım. Ne zaman erkek meslektaşlarımın tartıştığı bir konuda fikrimi belirtmeye kalkışsam, yüzüme yönelmiş ters bakışlarla karşılaştım. Tokalaşmak için elimi uzattığımda, ya parmak uçlarıyla tokalaşan, ya da baş işaretiyle karşılık vererek, "sen de kimsin" der gibi burun kıvırarak yönlerini öte yana çevirenler az değildi -özellikle Doğulu erkekler, belki namus anlayışlarından- hiç hoşlanmazlardı, bir kadınla konuşup onunla tokalaşmaktan. Aynı şeyi, Mersin gibi bir sahil kentinin erkeklerinde pek görmesem de, onlarla ilişkilerim de sıkıntılıydı. Sizin rahat davranışlarınız, cinsiyet ayrımı yapmadan herkese aynı mesafede durmanız, 'özgür kadın' görüntüsü yaratmanız, sahil erkeği de olsalar, kadınlara bakış açıları toplumsal kültürle şekillendiğinden bir kadın için sıkıntı verici davranışlara yönelebiliyorlardı.
Kendini geliştirmeye çalışan bir kadın olarak, asıl sıkıntıları, hepsi erkek olan okul müdürleriyle (bir erkek md. hariç- rahmetle, sevgiyle anıyorum) yaşadım. Müdürler, kendilerini en büyük otorite gördüklerinden, karşılarında hep boyun eğici çalışanlar görmek isterler. Eğer siz, zaten çökmüş olan eğitim sisteminde, müdürün keyfi ve insanlık dışı uygulamalarına karşı çıkar, bu konuda görüş ve düşünceler öne sürerseniz, üstelik de bir kadınsanız; müdür hayatı zehir eder, kozlar kendi elinde olduğundan her türlü baskıyı uygular size. En basiti; yıl sonunda, ne kadar başarısız, tembel, sorumsuz bir öğretmen olduğunuza dair teftiş raporu tutuşturur elinize. Erkek otoritesine yenik düşmüşsünüzdür, bir kadın olarak yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur. Teftiş Kurulu Başkanlığı'na da itiraz etmezsiniz, bilirsiniz ki, orada da erkekler çıkacak karşınıza, "sen de kimsin," diyen bakışlarıyla.
Karadeniz' de okumamış ve yerli bir kadınsanız, hep susmanız beklenir sizden. Fakat, Karadeniz kadınını susturmak zordur. Şiddet görme, itilip kakılma, evden atılma pahasına da olsa, karşı çıkar erkeğe. Köklerinde Amazonluk vardır ne de olsa. Yine de bedenlerinde, çürükler, yaralar, bereler hiç eksik olmaz bu kadınların. Okumuşsanız, ya da yabancı bir kentten gelmişseniz, durumunuz değişir Karadeniz erkeğinin gözünde. Saygıyla yaklaşırlar size. Hele de makyajlı, başı açık, düzgün konuşma özelliğiniz varsa, önünüzde el pençe divan dururlar. Hizmetinize koşarlar. Onların karşısında kendinizi kraliçeler gibi hissedersiniz.
Bir kadın olarak, yenilmişlik duygusuna uğramamış, ortalıkta asi asi dolaşıyorsanız, kadınların hücumuna da uğrayabilirsiniz. "Sevgili çocuklarım, benim adam, eşyalarım, bizim herif, ayıp, günah, kadın kadınlığını bilmeli, dişi kuş yapar yuvayı, kocam izin vermez!" türü laflardan hoşlanmadığınızı belli ederseniz, biraz tuhaf olduğunuzu düşünürler. Ortaya atmaya çalıştığınız karşı görüşlerden, kadın özgürlüklerinden söz etmenizden hoşlanmazlar. Bu söylemlerinizle, bu tip kadınların keyfini kaçırır; sohbetlerine turp suyu sıkmış olursunuz çünkü. Onlara göre, kadın erkek ayrımı yapmadan, herkesle sansürsüz konuşabilmeniz de bir kadına yakışmayacak bir durumdur doğrusu. Yine de, "sen de kimsin" demeseler de, "tuhaf bir kadın" diyen bakışlarını hissedersiniz üzerinizde. Asıl yenilmişlik duygusunu, bu tip kadınlar yaşatır size. Sonunda, bir daha kırılmayacağınız ve üzülmeyeceğiniz yalnızlığın kollarını bırakırsınız kendinizi.
26 yıl çalıştığım öğretmenlik yıllarımda; okuyan, kendini geliştirmeye çalışan, toplumsal olayları izleyip bu konularda kafa yoran bir kadın olmam ve pekçok konudaki düşünsel ve kültürel birikimimle erkek meslektaşlarıımı geride bırakmamın yarattığı sıkıntıları yaşadım. Ne zaman erkek meslektaşlarımın tartıştığı bir konuda fikrimi belirtmeye kalkışsam, yüzüme yönelmiş ters bakışlarla karşılaştım. Tokalaşmak için elimi uzattığımda, ya parmak uçlarıyla tokalaşan, ya da baş işaretiyle karşılık vererek, "sen de kimsin" der gibi burun kıvırarak yönlerini öte yana çevirenler az değildi -özellikle Doğulu erkekler, belki namus anlayışlarından- hiç hoşlanmazlardı, bir kadınla konuşup onunla tokalaşmaktan. Aynı şeyi, Mersin gibi bir sahil kentinin erkeklerinde pek görmesem de, onlarla ilişkilerim de sıkıntılıydı. Sizin rahat davranışlarınız, cinsiyet ayrımı yapmadan herkese aynı mesafede durmanız, 'özgür kadın' görüntüsü yaratmanız, sahil erkeği de olsalar, kadınlara bakış açıları toplumsal kültürle şekillendiğinden bir kadın için sıkıntı verici davranışlara yönelebiliyorlardı.
Kendini geliştirmeye çalışan bir kadın olarak, asıl sıkıntıları, hepsi erkek olan okul müdürleriyle (bir erkek md. hariç- rahmetle, sevgiyle anıyorum) yaşadım. Müdürler, kendilerini en büyük otorite gördüklerinden, karşılarında hep boyun eğici çalışanlar görmek isterler. Eğer siz, zaten çökmüş olan eğitim sisteminde, müdürün keyfi ve insanlık dışı uygulamalarına karşı çıkar, bu konuda görüş ve düşünceler öne sürerseniz, üstelik de bir kadınsanız; müdür hayatı zehir eder, kozlar kendi elinde olduğundan her türlü baskıyı uygular size. En basiti; yıl sonunda, ne kadar başarısız, tembel, sorumsuz bir öğretmen olduğunuza dair teftiş raporu tutuşturur elinize. Erkek otoritesine yenik düşmüşsünüzdür, bir kadın olarak yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur. Teftiş Kurulu Başkanlığı'na da itiraz etmezsiniz, bilirsiniz ki, orada da erkekler çıkacak karşınıza, "sen de kimsin," diyen bakışlarıyla.
Karadeniz' de okumamış ve yerli bir kadınsanız, hep susmanız beklenir sizden. Fakat, Karadeniz kadınını susturmak zordur. Şiddet görme, itilip kakılma, evden atılma pahasına da olsa, karşı çıkar erkeğe. Köklerinde Amazonluk vardır ne de olsa. Yine de bedenlerinde, çürükler, yaralar, bereler hiç eksik olmaz bu kadınların. Okumuşsanız, ya da yabancı bir kentten gelmişseniz, durumunuz değişir Karadeniz erkeğinin gözünde. Saygıyla yaklaşırlar size. Hele de makyajlı, başı açık, düzgün konuşma özelliğiniz varsa, önünüzde el pençe divan dururlar. Hizmetinize koşarlar. Onların karşısında kendinizi kraliçeler gibi hissedersiniz.
Bir kadın olarak, yenilmişlik duygusuna uğramamış, ortalıkta asi asi dolaşıyorsanız, kadınların hücumuna da uğrayabilirsiniz. "Sevgili çocuklarım, benim adam, eşyalarım, bizim herif, ayıp, günah, kadın kadınlığını bilmeli, dişi kuş yapar yuvayı, kocam izin vermez!" türü laflardan hoşlanmadığınızı belli ederseniz, biraz tuhaf olduğunuzu düşünürler. Ortaya atmaya çalıştığınız karşı görüşlerden, kadın özgürlüklerinden söz etmenizden hoşlanmazlar. Bu söylemlerinizle, bu tip kadınların keyfini kaçırır; sohbetlerine turp suyu sıkmış olursunuz çünkü. Onlara göre, kadın erkek ayrımı yapmadan, herkesle sansürsüz konuşabilmeniz de bir kadına yakışmayacak bir durumdur doğrusu. Yine de, "sen de kimsin" demeseler de, "tuhaf bir kadın" diyen bakışlarını hissedersiniz üzerinizde. Asıl yenilmişlik duygusunu, bu tip kadınlar yaşatır size. Sonunda, bir daha kırılmayacağınız ve üzülmeyeceğiniz yalnızlığın kollarını bırakırsınız kendinizi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)