Herkes benim gibi midir bilmiyorum: Ne zaman günlük olayları izlemeyi bıraksam, toplumsal sorunlardan, iktidardakilerin oynadığı oyunlardan, başımıza örülen çoraplardan habersiz kalsam, düşünce sistemim köreliyor. Açıkçası aptallaşıyorum; daha doğrusu, kendimi aptallaşmış hissediyorum. Kaygılarım da artıyor: Acaba ben kış uykusuna yatmışken, kafalarında bin bir tilki dolaşan, gözlerini hırs bürümüş, sinsilikte uzmanlaşmış yönetici sınıf hangi dolapları çevirdi; din ticaretinin en kazançlı iş olduğu şu günlerde, kazanılmış kadın haklarının hangisi tırpanlandı ya da tırpanlanmaya çalışılıyor!
Şu son günlerde çocuklarımının ve torunlarımın günlük yaşamlarının hızlı seyrine kendimi kaptırdığım için günlük olayları izleyemeyen ben; bir yandan bunları düşünüyor, bir yandan da; "İnsanın düşünce sisteminin gelişmesi illa ki günlük gelişmeleri izlemekle mi sağlanırmış!" diyerek kızıyorum kendime. "Kitap okuyorsun, İstanbul'da torunların ve çocuklarınla birliktesin, toplum içine girip çıkıyorsun daha ne! Bırak bu saçma kaygıları, aptallaştığın filan da yok üstelik!" Kendime böyle kızıyorum ama, yazmadan duramayan ben, 20 gündür 'Blog'uma tek satır yazamıyorum. Bilgisayarın başına geçtiğimde, bakakalıyorum ekrana.
Baktım yazamıyorum, düşünüyorum oturup: Yazmak, okumakla ilgilidir, denir hep. Okumak derken, Maksim Gorki'nin söylediği gibi; insanı, bulunduğu yerden daha ileriye götüren, yeni ve daha iyi yaşama yönlendiren kitapları okumaktan söz ediyorum. Bu görüşe tamamen katılıyorum: Okumayan bir insan yazamaz. Yazamaz da, yalnız okumak da yetmiyormuş meğer. Her şeyin hızla değiştiği, önemli kavramların içinin boşaltıldığı, kapitalizmin acımasızlığının artıp azgınlaştığı şu günlerde, gökte uçan kuştan bile haberdar olunması gerekiyor yazabilmek için.Tek başına kitaplar; son yıllarda iyice artan haksızlıklar, vurgunlar, soygunlar, aldatmacalar, kandırmacalar, doğa katliamları, her köşebaşına bir cami dikilmesi gibi durumlar karşısındaki duyarlılığımı, öfkemi, tepkimi, karşı duruşumu tetiklemeye yetmiyor ne yazık ki! İşte bu karşı duruşlarım, ortaya koyduğum tepkilerim, haksızlıklara karşı gösterdiğim duyarlılığım hep günlük olayları, gelişmeleri izlediğim sürece gerçekleşiyor bende; bırakın düşünsel körelmeyi, hiperaktifleşiyor düşünce sistemim.
Oysa, düşünsel körelme, hızla ilerleyen bir hastalık gibi. Bu hastalığın düşünce sistemimi çalışamaz hale getirdiğini, beynimi boşalttığını birdebire son anda fark ettiğimde sarsıldım. Neyse ki, doktorların söylediği gibi erken tanı düşünce sistemimin merkezi, beynimi kurtarmaya yönlendirdi beni. Onu çok iyi beslemeliydim. Toplumsal olayları, siyasi iktidarın izlediği yolu, medyayı, komşularımı, sokaktaki insanı, aydın ve yazar geçinenleri, gerçek aydın ve yazarları, tüm dünyayı, hem devlet, hem ailelerin çocuklara yaptıkları zulmü, örtünme delisi kadınların varacakları son noktayı vb...
Ne mutlu bana ki, kendime geldim sonunda: Blog'uma yazabildim.
30 Kasım 2012 Cuma
11 Kasım 2012 Pazar
YAZARIN GÜNLÜĞÜNDEN / YAZMASAM....
"Söz vermiştim kendime: Yazı bile yazmayacaktım, yazı yazmak hırstan başka ne idi? Burada, namuslu insanlara arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs hiddet neme gerekir! Yapamadım. Koştum tütüncüye, kağıt kalem aldım oturdum. Ada'nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa, küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım, kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım"
Sait Faik Abasıyanık.
Sait Faik, dönüp dönüp okuduğum öykücülerimizdendir. "Yazmasam deli olacaktım," cümlesi bile bir öykü tadındadır ve yazmadan duramama 'hastalığına' yakalananların ruh halini etkili bir biçimde özetlemiştir. Ben de, yazmazsam deli olacaklardanım.Yazmalıyım; aklıma ne eser, kafamdan ne geçerse... Sansürsüz.... Alabildiğine özgür. Yok aile sırları ortaya dökülmezmiş, yok efendim özel yaşam gözler önüne bu kadar da açık açık serilmezmiş; böylesine baskıcı bir ortamda Hükümet karşıtı herkesin, nedenleri araştırılmaksızın Silivri'ye gönderildiği günlerde dikkatli olmak gerekirmiş; bir kadın olarak, cinsellik gibi tabu olan konulara eğilmek bizim toplumda hoş karşılanmazmış; bir öğretmen olarak eğitici, hanım hanımcık şeyler yazmalıymışım!.. Pöhh, vız gelir bana!.. Hem, hanım hanımcık olmak isteyen kim! Hanım hanımcık bir kadının yazacak neyi olabiir ki?!.. Kafam esmeye, aklım yazacaklarımın doğruluğuna yatmaya dursun! Yazarım efendim, yazarım!.. İsteyen okusun, isteyen elinin tersiyle itsin!
"Yazmak hırstan başka nedir ki!" diyen Sait Faik'in bu söylediğine katılmıyorum. Bana göre hırslı olan birisi, zaten yazamaz. Yazsa bile (ki, yazanlar çoğaldı) hırsının tutkusuna tutsak düştüğünden, yazdıkları tuzsuz ekmekten farksız olmak zorunda. Ünlü olmak, başarılı olmak, düzenle barışık olmak, çoğunluğun hoşuna gitmek, kimseleri rahatsız etmeyecek şekilde yazmak... Bu düşünceler içinde yazanlar hırslıdır ve yazdıkları da beş para etmez!
Yazmaya çocuk ve gençler için romanlar ve öyküler yazarak başladım. Amacım filan yoktu... İçimden gelen bir dürtüyle hayatın içinden biri olarak, beni rahatsız eden durumları ortaya koyduğum; kendimce, daha iyi bir yaşama ulaşmakta izlenebilecek yolları aradığım, yüreğimden kopup gelen doğaçlamalarla hareket ettiğim bir serüven olarak başladım yazmaya. Öyle tanınayım, kitaplarım çok satsın, ünlü olayım gibi bir derdim asla olmadı! Fakat yazın dünyasının içine girince, gördüklerim ve yaşadıklarım beni şaşırtmadı, desem yalan olur. Yazmış olmak için yazanlar, ahbap çavuş ilişkileriyle kendilerini 1 numara olarak göstermeye kalkışanlar, ne olduğunu sökemediğim dalaverelerle okul okul gezip işin ticaretine soyunanlar; aslında yazar demeye bin şahit isteyenlerin, yine anlayamadığım dalaverelerle 'eserlerinin' yabancı dillere çevrilmesi; pek çok 'yazar'ın, sosyal paylaşım sitelerinde kendi kitaplarını övmeye kalkışması... Sonunda, piyasanın bir kitap çöplüğüne dönüşmesi sonucu; benim çocuk ve gençlere yönelik romanlar ve öyküler yazmaktan vazgeçmem, şeklinde biten bir yol izleyerek sona ulaştım.
Fakat, Sait Faik'in dediği gibi; yazmasam delireceğim! Neyse ki, teknolojinin sunduğu olanaklar sayesinde, delirmekten kurtuldum. Sevgili biricik kızım Sıla, bana bir blog hazırladı. Başlangıçta, blog'un ne olduğunu bilmediğim için karşı çıksam da, sonunda gördüm ki, beni delirmekten kurtaran ve gönlümce yazabilmemi sağlayan bir sanal ortamdı, kızımın bana hazırladığı blog. İsteyen okuyabiliyor, isteyen takibine alabiliyordu yazdıklarımı. Eee, daha ne isteyeyim ki!.. Sonra sosyal paylaşım sitelerinde de özet şeklinde de olsa, görüşümü bildirebiliyor, duygularımı anlatabiliyordum. Bundan iyisi can sağlığı... Yazmasam, delirirdim, biliyorum. Sevgili kızım Sıla'ya binlerce teşekkürler... Blog'um sayesinde ömrüm boyunca yazacağım; bağımsız ve özgürüm!
Sait Faik Abasıyanık.
Sait Faik, dönüp dönüp okuduğum öykücülerimizdendir. "Yazmasam deli olacaktım," cümlesi bile bir öykü tadındadır ve yazmadan duramama 'hastalığına' yakalananların ruh halini etkili bir biçimde özetlemiştir. Ben de, yazmazsam deli olacaklardanım.Yazmalıyım; aklıma ne eser, kafamdan ne geçerse... Sansürsüz.... Alabildiğine özgür. Yok aile sırları ortaya dökülmezmiş, yok efendim özel yaşam gözler önüne bu kadar da açık açık serilmezmiş; böylesine baskıcı bir ortamda Hükümet karşıtı herkesin, nedenleri araştırılmaksızın Silivri'ye gönderildiği günlerde dikkatli olmak gerekirmiş; bir kadın olarak, cinsellik gibi tabu olan konulara eğilmek bizim toplumda hoş karşılanmazmış; bir öğretmen olarak eğitici, hanım hanımcık şeyler yazmalıymışım!.. Pöhh, vız gelir bana!.. Hem, hanım hanımcık olmak isteyen kim! Hanım hanımcık bir kadının yazacak neyi olabiir ki?!.. Kafam esmeye, aklım yazacaklarımın doğruluğuna yatmaya dursun! Yazarım efendim, yazarım!.. İsteyen okusun, isteyen elinin tersiyle itsin!
"Yazmak hırstan başka nedir ki!" diyen Sait Faik'in bu söylediğine katılmıyorum. Bana göre hırslı olan birisi, zaten yazamaz. Yazsa bile (ki, yazanlar çoğaldı) hırsının tutkusuna tutsak düştüğünden, yazdıkları tuzsuz ekmekten farksız olmak zorunda. Ünlü olmak, başarılı olmak, düzenle barışık olmak, çoğunluğun hoşuna gitmek, kimseleri rahatsız etmeyecek şekilde yazmak... Bu düşünceler içinde yazanlar hırslıdır ve yazdıkları da beş para etmez!
Yazmaya çocuk ve gençler için romanlar ve öyküler yazarak başladım. Amacım filan yoktu... İçimden gelen bir dürtüyle hayatın içinden biri olarak, beni rahatsız eden durumları ortaya koyduğum; kendimce, daha iyi bir yaşama ulaşmakta izlenebilecek yolları aradığım, yüreğimden kopup gelen doğaçlamalarla hareket ettiğim bir serüven olarak başladım yazmaya. Öyle tanınayım, kitaplarım çok satsın, ünlü olayım gibi bir derdim asla olmadı! Fakat yazın dünyasının içine girince, gördüklerim ve yaşadıklarım beni şaşırtmadı, desem yalan olur. Yazmış olmak için yazanlar, ahbap çavuş ilişkileriyle kendilerini 1 numara olarak göstermeye kalkışanlar, ne olduğunu sökemediğim dalaverelerle okul okul gezip işin ticaretine soyunanlar; aslında yazar demeye bin şahit isteyenlerin, yine anlayamadığım dalaverelerle 'eserlerinin' yabancı dillere çevrilmesi; pek çok 'yazar'ın, sosyal paylaşım sitelerinde kendi kitaplarını övmeye kalkışması... Sonunda, piyasanın bir kitap çöplüğüne dönüşmesi sonucu; benim çocuk ve gençlere yönelik romanlar ve öyküler yazmaktan vazgeçmem, şeklinde biten bir yol izleyerek sona ulaştım.
Fakat, Sait Faik'in dediği gibi; yazmasam delireceğim! Neyse ki, teknolojinin sunduğu olanaklar sayesinde, delirmekten kurtuldum. Sevgili biricik kızım Sıla, bana bir blog hazırladı. Başlangıçta, blog'un ne olduğunu bilmediğim için karşı çıksam da, sonunda gördüm ki, beni delirmekten kurtaran ve gönlümce yazabilmemi sağlayan bir sanal ortamdı, kızımın bana hazırladığı blog. İsteyen okuyabiliyor, isteyen takibine alabiliyordu yazdıklarımı. Eee, daha ne isteyeyim ki!.. Sonra sosyal paylaşım sitelerinde de özet şeklinde de olsa, görüşümü bildirebiliyor, duygularımı anlatabiliyordum. Bundan iyisi can sağlığı... Yazmasam, delirirdim, biliyorum. Sevgili kızım Sıla'ya binlerce teşekkürler... Blog'um sayesinde ömrüm boyunca yazacağım; bağımsız ve özgürüm!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)