Toplumumuzda siyasi açıdan yaşanılan değişik dönmelerin, çocuk yazınını farklı şekillerde etkilediğine, belirlediğine; siyasi erki ele geçiren egemenlerin, kendi kafa yapılarına göre yön vermek amacıyla çocuk yazınına müdahale ettiğine dair düşüncelerimden daha önceki blog yazılarımda söz etmiştim.
Bu yazımda sizlere, 1981 yılında 4.basımı yapılan, Cem Yayınevi Çocuk Kitapları Dizisi'nden çıkan Dostoyevski'nin 'Çocuklar Arsında' adlı eserinde yer alan 'Mari'nin Öyküsü'nden söz edeceğim (12 Eylül'de çocukların okuması yasaklanmış +18 sınırlaması getirilmiştir.) Ama, öncelikle, Yayınevinin bu eseri basma amacını anlatan açıklamalarını görelim:
"Sevgili çocuklar. Size dünyanın gelmiş geçmiş en büyük yazarlarından biri olan Dostoyevski'den bir kitap sunuyoruz. Bu güzel kitabı, Dostoyevski'nin ünlü eserlerini tarayıp sizler için derledik. (....) Belki orada burada okuduğunuz çocuk kitaplarına pek benzemiyor. Ama bu kitabı okuyunca büyük bir romancıyla tanışmış olacaksınız (....)."
Sözü daha fazla uzatmadan 'Mari'nin Öyküsü'ne gelelim. "Bulunduğum köyde çocuklar vardı. Bütün günümü onlarla, yalnız onlarla geçirirdim," diye başlıyor öykü ve devam ediyor: (....) Her şeyi anlatırdım onlara. Hiçbir şeyi saklamazdım onlardan. Sonunda bensiz yapamaz oldular. Nereye gitsem peşimden ayrılmazlar, hemen çevremi sarıverirlerdi. Bu yüzden babaları, akrabaları kızarlardı bana. Birçok düşman edindim köyde (...).
"Başlangıçta çocuklar beni hiç sevmemişti." Anlatıcı, çok iri yapılı ve çirkin bir adamdır. Üstelik yabancıdır. Bu özellikleri yüzünden çocuklar arasında alay konusu olur. (...) Sonra birgün, Mari'yi öptüğümü görünce taşladılar beni. Mari'yi yalnızca bir kez öpmüştüm. (Bir kızı öpmek ha!? Geleneksel aile yapımıza, 'benim Müslüman namuslu hanım kızımın dini inançlarına..... Sansürleyin!)
Mari, yaşlı annesiyle yaşayan çok zayıf, verem hastası, yirmi yaşlarında bir kızdır. Çok hasta olduğu halde evlere gündeliğe gider, ağır işlerde çalışır. Birgün, köye gelmiş olan gezgin bir satıcı, onu baştan çıkararak alıp götürür. Bir hafta sonra, köyden çok uzakta bir yol kenarına bırakıp ortadan kaybolur. Tam bir hafta yürüyen, tarlalarda yattığı için üşütüp hasta olan Mari, köye döndüğünde bitkin ve perişandır.
(...) Onu öfkeyle karşılayan önce annesi oldu: "Namusumu iki paralık ettin!"
Köyde Mari'nin döndüğü duyulunca köylü onu görmek için yaşlı kadının kulubesine koşar.
"Mari, herkesin başına toplandığını görünce dağınık saçlarıyla yüzünü saklamaya çalışarak yere kapandı. Çevresinde toplananlar ona iğrenç bir yaratıkmış gibi bakıyor, yaşlılar onu ayıplayarak azarlıyor, gençler zavallı kızla alay ediyordu. Kadınlar da küfürler savurarak öfkeli öfkeli söyleniyor, yerde yatan sanki bir örümcekmiş gibi tiksinerek seyrediyorlardı."
Rusya'da, Dostoyevski'den bu yana toplumun kadına bakış açısı değişmiş midir, bilemem. Ama, bizim toplumda, kadın cinayetlerine, töre cinayetlerine, kadına uygulanan şiddete, beş çocuk yapın dayatmalarına, çocuk gelinlerin varlığına, dinci egemen gücün "kadın erkek eşit değildir" söylemlerine bakacak olursak durum vahim.
Konumuza döneyim. Mari'nin yaşlı annesi hastalanmış, Mari ise kan tükürmeye başlamıştır. "Sonunda üstündeki giysiler o kadar eskimiş, parçalanmıştı ki, köyde gözükmekten utanır olmuştu. Dönüşünden beri zaten çıplak ayakla dolaşıyordu. Köydeki çocuklar da Mari'yle alay etmeye başlamıştı. Çok kalabalıktılar. Kırkı aşkın okullu çocuk vardı. Kızcağazın üstüne çamur ve pislik attıkları bile oluyordu.
Mari'ye artık kimse iş vermemektedir. Sonunda, bir çobanın yanında zorla bir iş bulur. Bu arada anlatıcı gizli gizli de olsa onunla görüşür. Mari'nin kendisine yapılanları hak etmiş olduğunu düşündüğünü ve kendisini dünyanın en aşağılık yaratığı olarak gördüğünü anlar. Ona, kendisinin suçlu değil, daha çok talihsiz bir kız olduğunu anlatmaya çalışır. (Kadınların beyni hep yıkanmıştır, yıkanmaya da devam edilmektedir.)
("Ne demekmiş talihsizlik!!! Namuslu her kadın gibi evinde oturmayı bilseydi, nefsine hakim olsaydı...." diyen dinci sesleri duyar gibi oluyorum.)
Annesinin tabutu başında ağlayan Mari, genç papazın saldırılarına da hedef olur.
"papaz, kalabalığa dönüp Mari'yi göstererek;
"Bakın, bu saygıdeğer kadının ölümüne sebep, işte şu kızdır! (Papazın söylediği doğru değildi, çünkü Mari'nin annesi iki yıldır aynı hastalığı çekiyordu.) Bakın, karşınızda duruyor ve Tanrının parmağı, üzerine çevrilmiş olduğu için başını kaldırmaya bile cesaret edemiyor. Yalınayak, paçavralar içinde. İşte erdemini, namusunu yitiren insanlara bir örnek size!.." (Dine hakaret, din adamını küçük düşürme sayılmaz mı, günümüz Türkiye'sin dincileri tarafından bu anlatım!!?... Yasaklayın!"
Papaz, buna benzer pek çok aşağılamalarda bulunur Mari'ye. Papazın söyledikleri ise, orada bulunan hemen herkesin hoşuna gider (Bizim toplum yapımıza ne kadar benziyor). Ama o anda hiç beklenmedik garip bir şey olur. Çocuklar olaya karşı çıkarak Mari'den yana çıkarlar. İçlerinden bazıları o kadar öfkelenir ki, papazın pencerelerini taşa tutup camlarını kırar. Anlatıcı onları, yanlış davrandıkları konusunda uyararak engeller. "Çünkü, o sıralar hepsiyle dost olmuştum. Onlar da Mari'yi sevmeye başlamışlardı. Bu olay üzerine bütün köy halkı, çocukların terbiyesini bozmakla suçlamaya başlar anlatıcıyı.
Anlatıcının çocuklara bakış açısı:
"Büyüklerle nasıl konuşuyorsam, çocuklarla da öyle konuştuğum, her şeyi çocuklara olduğu gibi anlattığım için herkes beni suçladı. Ben de onlara karşılık olarak, çocuklara yalan söylemenin utanılası bir davranış olduğunu, birtakım şeyleri gizli tutmaya kalkarlarsa, çocukların gerçeği öğrenmek için başka kötü yollara başvuracaklarını, benim ise onlara hiçbir zaman kötü bir şey öğretmediğimi anlattım. (...) Ama benimle aynı görüşte değillerdi.Yaşamın her alanında, çocuk yazınında, aile içinde çocukları "kötülükler"den koruma adına söylenen yalanlar, yapılan ikiyüzlülükler azımsanacak gibi değil ne yazık ki. Görünüşte "iyi niyet"e dayanıyormuş gibi görünen bu anlayış, egemen güçlerin işine yaramakta, kendi kafa yapılarına göre 'çocukları muzurluklardan koruma' adı altında her türlü sansürü, yasaklamayı rahatça uygulamaya koyabilmektedirler.
Öykü, bu minval üzere gitmektedir. Umarım az çok bilgi verebildim. "Mari'nin Öyküsü" nü gündeme getirmekteki amacım, sizlere 12 Eylül öncesi çocuk yazınından bir örnek sunmaktı. Bu kitabı okuyun okumayın; şu kitap iyidir, bu kitap kötüdür gibi değerlendirmelerde bulunmak gibi bir amacım ya da niyetim yok. Öykü hakkındaki görüşlerim ise, Yayınevi'nin, yazımın başında alıntısını yaptığım görüşüyle aynıdır.
Yazar arkadaşlarımın, egemen güçlerin rahatsız olacağı, sansürlemeye ve yasaklamalara uğrayacakları kitaplar yazmaları dileğiyle yazımı tamamlıyorum.
3 Şubat 2013 Pazar
1 Şubat 2013 Cuma
ÇOCUK ÖYKÜSÜ ÜZERİNE/ DÜŞ MÜ GERÇEK Mİ
"Düşlerimde de olsa, çocukluk yıllarıma geri döndüğümde, kendimi fantastik bir dünyanın içindeymişim gibi hissediyorum. Yaşamımda; radyonun dışında hiçbir teknolojik ürünün olmadığı o yıllarda seksekler, beştaşlar, evcilik oyunları, çizgi, yüzük, ip atlama, saklambaç, köşe kapmaca gibi oyunlarla geçen günlerin tadına doyum olmazdı. Kız çocuk olduğumdan, yüklenilen sorumlukların fazlalığı yüzünden-az buz değildi- doyasıya oynayamadığım anlar ise, en mutsuz anlarım olurdu. Böyle zamanlarda düşlerime sığınır; kendime, özgür olabileceğim başka dünyalar yaratır; böylece, omuzlarımdaki yükün ağırlığını hissetmez olurdum. Belki de, çocukluğumu anımsadığımda, kendimi fantastik bir dünyanın içindeymiş gibi hissetmemin nedeni, sığındığım düşlerdeki ben'le, gerçek çocukluğumdaki ben'i birbirine karıştırmam yüzündendir." (Çocukluk Aşklarım başlıklı blog yazımdan)
Çocukluk yıllarında, düşle gerçeğin birbirine karıştırılabildiğini, kendi çocuklarımda da gördüm. 7 yaşındaki kızım bakkal, ben müşteriydim. Ben alacaklarımın adlarını söylerken, kızım bunları veresiye defterine kaydediyordu. İşini öyle ciddiye almış, kendini öyle kaptırmıştı ki bakkallığa, onun bu ciddiyeti karşısında dayanamadım deli gibi boynuna sarılıverdim. Öfke dolu bir sesle bağırdı bana: "N'apıyorsunuz bayan!" İşin tuhafı, rolümü ben de ciddiye almış olmalıydım ki; aynen şöyle karşılık verdim: "O kadar tatlısınız ki hanımefendi, taciz etmeden duramadım sizi!" Oğlumla ilgili de böyle pek çok anım vardır.
Bütün bunlardan söz etmekteki amacım; sizlere, Çocuk Vakfı Yayınlarından çıkan, içinde benim de bir öykümün yer aldığı, çocuk öyküleri seçkisinden Sadık Yemni'nin "Düş Kurucu" adlı öyküsü üzerine düşündüklerimi anlatabilmek için zemin hazırlamaktı. Sadık Yemni, "çocuk hakları" üzerine hazırlanan bu seçkideki, "Düş Kurucu" da, gerçek dünya ile düş dünyası arasında gidip gelen çocuk gerçekliğini öyle güzel anlatmış ki, etkilenmemek elimde değildi.
En iyisi, Sadık Yemni'ye bırakmak sözü:
"......"
"Mesut dün ağabeyine ait çok pahalı bir telefonu dördüncü kattan yere düşürmüştü. Aşağıda şaklabanlıklar yapan bir arkadaşının filmini çekerken. Ağabeyi'nin dokunmasına bile izin vermediği apart, parçalara ayrılıvermişti. Mesut o zamandan bu yana üç kez dayak yemişti. Babası da, üç ay boyunca harçlık vermeyeceğini söylemişti. Ağabeyisinin öfkesi kolay dineceğe benzemiyordu. Dayak kürlerine devam edecekleri belliydi....."
Alıntıdan anlaşıldığı gibi, öykü şiddet gören çocuklar üzerine kurgulanmış. Mesut, öykünün başkişisi.
Mesut sokağın ancak caddeye açıldığı yere varınca durumu fark etti. Gündüz olduğu halde dışarısı yeterince kalabalık değildi. (.....)Köşede durup etrafına bakındı. Börekçi, tekel bayii, banka ve Nazlı adlı kafeterya kapalıydı. Evden çıkarken saate bakmamıştı, ama gölgesinin kısalığından öğle
saatlerinin olduğu belliydi (.....)
Sadık Yemni, sıkıntılar, korkular yaşayan bir çocuğun, kaçış yolu olarak düş dünyasına sığınışını, gerçek dünyadan düş dünyasına geçiş anını; sezdirmeden, büyükleri bile inandıracak şekilde kurgulamış.
Tam karşıya geçeceği sırada içinden gelen bir hisle durakladı. Soluna baktı. On, on iki yaşlarında dört çocuk, kaldırımın üstünde durmuş ona bakıyordu. Biri sarışın bir kızdı. Dördünün de üzerinde beyaz tişört, mor pantolon ve beyaz spor ayakkabılar vardı. Hiçbirini tanımıyordu, ama kalbinde sıcak bir duygu uyanmıştı. Onlara doğru yürüdü.
"Hey merhaba. Ne yapıyorsunuz burada?"(.........)
Mesut kendini tanıttı ve diğer çocukların elini sıktı. Walter, Yuri, Kayli.. Tek Türkçe adı olan kendisiydi. (......) Suray arkadaşlarına bir göz atarak, "Sen gelince takımımız tamamlandı" dedi.
Burada yine, ortak sorunlar yaşayan çocuklarla örgütlenen Mesut'un, düşgücünün nasıl da gerçeklerden beslendiğini, bu nedenle anlatımın fantastik öykülerin çoğunda rastlanan yapaylıktan uzak olduğunu görüyoruz.
(....) "Ne takımı?"
"Biz de telefonzedeleriz, tıpkı senin gibi." (........)
"Nereden bildiğimizi merak ediyorsun değil mi?" (....)
Bizler de bu günlerde bir şekilde yakınlarımıza ait bir telefona zarar verdik. Kullanılamaz hale geldi. Çeşitli cezalar gördük. Yuri beyaz tişörtünü sıyırınca, karnında iki adet büyükçe mor iz göründü. "Babam yaptı. Sopayla. Sırtımda da rahat on tane vardır bu izlerden."
"Hepiniz mi?"
Çocuklar başlarıyla onaylayınca Mesut'un içine hoş bir duygu yayıldı. Benzer sorunu başkalarıyla paylaşmak, suçluluk duygusunu hafifletici etki yapıyordu.
Sadık Yemni, çocuk öyküsünde olmazsa olmazlardan yalın anlatıma, akıcılığa önem vermiş. Çocuk ruhunun derinliklerine inmeyi başarmış. Konuyu fazla dağıtmadan sözü yine yazara bırakayım:
"Biz düşlerimizde birbirimize bağlandık sanırım," dedi Suray. "Herkes kendi dilini konuşuyor, ama sorun olmuyor. Düş kurucu olduğun için senin mekanında toplandık."
Mesut yanlarından geçen camları açık kırmızı arabaya ve içinde oturmuş neşeli neşeli konuşan iki delikanlıya baktı. Ardından bakışlarını kafeteryaya çevirdi.
"Bunlarda mı?"
"Onlar telefon bozucu değiller sanırım," dedi Suray. "Bu düş aleminde gezinenler. Kimbilir onların da ne hikayeleri vardır."(....)
"Şimdi ne olacak peki?"
Çocuklar birbirlerine baktılar. "Her şey açık. Önümüzdeki saatlerde dayak yemeye, hakaret görmeye devam edicez. O halde burada buluşmamızın tek bir sebebi olabilir. Buna karşı çıkmak."
Abisinin kaslı ve uzun kollarını, öfkeli bakışlarını düşünen Mesut, "Nasıl yapıcaz bunu," diye sordu.
(.........)
Evet, ben bu kadarını anlatmakla yetiniyorum. Yalnız, şunu söyleyebilirim, Mesut artık dayak yemeyecek; düş dünyasında mı, yoksa gerçek yaşamında mı orası biraz karışık.
Tümünü okuduğum, "çocuk öyküleri seçkisi"nde, etkileyici bulduğum tek öykü bu oldu. Ahbap çavuş ilişkilerine dayalı kitap tanıtımlarında övgü dolu sözlerden geçilmiyor günümüzde. Bu nedenle şunu belirmeden geçemeyeceğim: Sadık Yemni ile hiç karşılaşmadım. Kendisini tanımam. Öğrendiğime göre yurt dışında yaşıyormuş. Ne yazık ki, bu öyküden başka hiçbir öyküsünü, kitabını da okumadım.
Çocukluk yıllarında, düşle gerçeğin birbirine karıştırılabildiğini, kendi çocuklarımda da gördüm. 7 yaşındaki kızım bakkal, ben müşteriydim. Ben alacaklarımın adlarını söylerken, kızım bunları veresiye defterine kaydediyordu. İşini öyle ciddiye almış, kendini öyle kaptırmıştı ki bakkallığa, onun bu ciddiyeti karşısında dayanamadım deli gibi boynuna sarılıverdim. Öfke dolu bir sesle bağırdı bana: "N'apıyorsunuz bayan!" İşin tuhafı, rolümü ben de ciddiye almış olmalıydım ki; aynen şöyle karşılık verdim: "O kadar tatlısınız ki hanımefendi, taciz etmeden duramadım sizi!" Oğlumla ilgili de böyle pek çok anım vardır.
Bütün bunlardan söz etmekteki amacım; sizlere, Çocuk Vakfı Yayınlarından çıkan, içinde benim de bir öykümün yer aldığı, çocuk öyküleri seçkisinden Sadık Yemni'nin "Düş Kurucu" adlı öyküsü üzerine düşündüklerimi anlatabilmek için zemin hazırlamaktı. Sadık Yemni, "çocuk hakları" üzerine hazırlanan bu seçkideki, "Düş Kurucu" da, gerçek dünya ile düş dünyası arasında gidip gelen çocuk gerçekliğini öyle güzel anlatmış ki, etkilenmemek elimde değildi.
En iyisi, Sadık Yemni'ye bırakmak sözü:
"......"
"Mesut dün ağabeyine ait çok pahalı bir telefonu dördüncü kattan yere düşürmüştü. Aşağıda şaklabanlıklar yapan bir arkadaşının filmini çekerken. Ağabeyi'nin dokunmasına bile izin vermediği apart, parçalara ayrılıvermişti. Mesut o zamandan bu yana üç kez dayak yemişti. Babası da, üç ay boyunca harçlık vermeyeceğini söylemişti. Ağabeyisinin öfkesi kolay dineceğe benzemiyordu. Dayak kürlerine devam edecekleri belliydi....."
Alıntıdan anlaşıldığı gibi, öykü şiddet gören çocuklar üzerine kurgulanmış. Mesut, öykünün başkişisi.
Mesut sokağın ancak caddeye açıldığı yere varınca durumu fark etti. Gündüz olduğu halde dışarısı yeterince kalabalık değildi. (.....)Köşede durup etrafına bakındı. Börekçi, tekel bayii, banka ve Nazlı adlı kafeterya kapalıydı. Evden çıkarken saate bakmamıştı, ama gölgesinin kısalığından öğle
saatlerinin olduğu belliydi (.....)
Sadık Yemni, sıkıntılar, korkular yaşayan bir çocuğun, kaçış yolu olarak düş dünyasına sığınışını, gerçek dünyadan düş dünyasına geçiş anını; sezdirmeden, büyükleri bile inandıracak şekilde kurgulamış.
Tam karşıya geçeceği sırada içinden gelen bir hisle durakladı. Soluna baktı. On, on iki yaşlarında dört çocuk, kaldırımın üstünde durmuş ona bakıyordu. Biri sarışın bir kızdı. Dördünün de üzerinde beyaz tişört, mor pantolon ve beyaz spor ayakkabılar vardı. Hiçbirini tanımıyordu, ama kalbinde sıcak bir duygu uyanmıştı. Onlara doğru yürüdü.
"Hey merhaba. Ne yapıyorsunuz burada?"(.........)
Mesut kendini tanıttı ve diğer çocukların elini sıktı. Walter, Yuri, Kayli.. Tek Türkçe adı olan kendisiydi. (......) Suray arkadaşlarına bir göz atarak, "Sen gelince takımımız tamamlandı" dedi.
Burada yine, ortak sorunlar yaşayan çocuklarla örgütlenen Mesut'un, düşgücünün nasıl da gerçeklerden beslendiğini, bu nedenle anlatımın fantastik öykülerin çoğunda rastlanan yapaylıktan uzak olduğunu görüyoruz.
(....) "Ne takımı?"
"Biz de telefonzedeleriz, tıpkı senin gibi." (........)
"Nereden bildiğimizi merak ediyorsun değil mi?" (....)
Bizler de bu günlerde bir şekilde yakınlarımıza ait bir telefona zarar verdik. Kullanılamaz hale geldi. Çeşitli cezalar gördük. Yuri beyaz tişörtünü sıyırınca, karnında iki adet büyükçe mor iz göründü. "Babam yaptı. Sopayla. Sırtımda da rahat on tane vardır bu izlerden."
"Hepiniz mi?"
Çocuklar başlarıyla onaylayınca Mesut'un içine hoş bir duygu yayıldı. Benzer sorunu başkalarıyla paylaşmak, suçluluk duygusunu hafifletici etki yapıyordu.
Sadık Yemni, çocuk öyküsünde olmazsa olmazlardan yalın anlatıma, akıcılığa önem vermiş. Çocuk ruhunun derinliklerine inmeyi başarmış. Konuyu fazla dağıtmadan sözü yine yazara bırakayım:
"Biz düşlerimizde birbirimize bağlandık sanırım," dedi Suray. "Herkes kendi dilini konuşuyor, ama sorun olmuyor. Düş kurucu olduğun için senin mekanında toplandık."
Mesut yanlarından geçen camları açık kırmızı arabaya ve içinde oturmuş neşeli neşeli konuşan iki delikanlıya baktı. Ardından bakışlarını kafeteryaya çevirdi.
"Bunlarda mı?"
"Onlar telefon bozucu değiller sanırım," dedi Suray. "Bu düş aleminde gezinenler. Kimbilir onların da ne hikayeleri vardır."(....)
"Şimdi ne olacak peki?"
Çocuklar birbirlerine baktılar. "Her şey açık. Önümüzdeki saatlerde dayak yemeye, hakaret görmeye devam edicez. O halde burada buluşmamızın tek bir sebebi olabilir. Buna karşı çıkmak."
Abisinin kaslı ve uzun kollarını, öfkeli bakışlarını düşünen Mesut, "Nasıl yapıcaz bunu," diye sordu.
(.........)
Evet, ben bu kadarını anlatmakla yetiniyorum. Yalnız, şunu söyleyebilirim, Mesut artık dayak yemeyecek; düş dünyasında mı, yoksa gerçek yaşamında mı orası biraz karışık.
Tümünü okuduğum, "çocuk öyküleri seçkisi"nde, etkileyici bulduğum tek öykü bu oldu. Ahbap çavuş ilişkilerine dayalı kitap tanıtımlarında övgü dolu sözlerden geçilmiyor günümüzde. Bu nedenle şunu belirmeden geçemeyeceğim: Sadık Yemni ile hiç karşılaşmadım. Kendisini tanımam. Öğrendiğime göre yurt dışında yaşıyormuş. Ne yazık ki, bu öyküden başka hiçbir öyküsünü, kitabını da okumadım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)