Bir önceki yazımda (Aşk Yasaktı Bize) sözünü ettiğim, biz kızlara layık görülen rahibe yaşamı, hiç beklemediğimiz 'Kahramanımız' birgün çıkıp gelinceye dek sürdü! O günlerde okulumuzda; bilmediğimiz, anlamlandıramadığımız bir şeyler dönüyordu. Dört öğretmenimiz sürgün edilmiş, Müdüre Hanımımız okula gelmez olmuştu. Biz, o sümsükleştirilmiş kızlar, sanki derin bir uykudan uyanmışçasına, şaşkınlık içinde olup bitenleri anlamaya çalışıyor, yine de neler olduğunu kavrayamıyorduk; politik bilincimiz, siyasi düşüncelerimiz hamasi duygulardan öteye geçmiyordu çünkü. Fakat nasıl oldu bilmiyorum, biz sümsükleştirilmişler topluca, sürgün edildiğini bile bilmediğimiz o dört öğretmeninizin okulumuzdan gitmesini protesto eylemine giriştik (dersler girmeyerek) durup dururken. Öyle kendiliğinden bir eylemdi ki bu, kendimiz bile şaşırmış durumdaydık kendimize.
İşte bu çarpraşık durumlar yaşanır, kafalarımız adamakıllı karışmışken, bir gün okul koridorlarında dolaşıp duran çok şık giyinmiş, köstekli saatli, esmer yüzünde şark çıbanı izi olan; kuzguni siyah saçlı, genç görünümlü karizmatik mi karizmatik bir adamla karşılaştık. Bir film kahramanını izler gibi , aygın baygın bakışlarla hayran hayran izlerken biz onu; sağdan soldan gelen fısıltılar kulaklarımıza ulaşmaya başladı: "Okul müdürümüzmüş, okul müdürümüzmüş, okul müdürü....."
Bu yeni müdürün hayatımızı değiştireceğini, kahramanımız olacağını bilmeden sevmiş, hayranlıkla karışık başka duygular da beslemiştik ona. Müdürümüz, erkek öğretmenlerin ayak basmasının yasak olduğu yerlerde geziniyor; çamışırhaneden yemekhaneye, banyodan revire her yerde aniden karşımıza çıkıveriyordu. Kimi kez, soyunmakta olan bir kızla karşılaşıyor; çok doğalmış gibi, "giyin giyin!" diyerek oradan uzaklaşabiliyordu. Her hareketi şaşırtıyor, bazen ürkütüyor, çoğunluk hayran bırakıyordu bizi.
Çok kısa sürede büyük değişiklikler olmaya başladı hayatımızda. Artık, bizi zorlayan, gücümüzün üstünde olan çamaşır çarşaf yıkama işini, sabahtan akşama değin oturdukları yerde dantel örüp duran kadın hademeler yapacaktı. İşte o zaman öğrendik, okulumuzda atıl durumda bulunan ne kadar çok çamaşır makinesi bulunduğunu. Bulaşıkları da kendimiz yıkamayacaktık artık, üç ahçıdan biri yapacaktı bu işi. Sonra, çok kötü beslendiğimiz, gelişme çağındaki bizlerin haftada iki kez balık, iki kez hindi veya tavuk yememiz gerektiğini öğrendik yeni müdürümüzden; o günden sonra hep o şekilde beslendik. Midelerimiz bayram ediyor, yemekhaneden ekmek helva çalmaktan, sürekli çektiğimiz gizli açlıktan kurtuluyorduk.
Otel lobisini andıran okul girişimizin kirli duvarları pembeye boyandı. Bir köşesine, istediğimiz zaman çalabileceğimiz bir pikap ve plaklar yerleştirildi. En güzeli de, sabahları ranzanın demirlerine cetvelle vurarak çıkardığı "çat çat çat!" seslerine eşlik eden nöbetçi öğretmenin azarlarına muhatap olmadan uyanabilmekti. Bir sabah müzik sesiyle gözlerimi açtığımda, adını ve müziğini ilk kez duyduğum Maurice Ravel'in Bolero'suna hayran kalmış; başka bir sabah Neşet Ertaş'ın; "Seher vakti çaldım yarin kapısını, çıkageldi o gözleri sürmeli" türküsüyle sarhoş olmuştum. Hayatım, renkli rüyalar kadar güzelleşmeye başlamıştı!
Biz kızları bu kadarı bile mutlu etmeye yetiyorken, değişiklikler hız kesmeden sürüyordu. Bir gezi furyası başlattı yeni müdürümüz. Kastamonu'nun nerdeyse bütün ilçelerine geziler düzenlendi. Gidip görmediğimiz piknik alanı, keşfetmediğimiz tarihi alan kalmadı. Kumanyalarımız nefisti! Ne güzeldi yaşamak!..
Karşılaşacağımız en güzel sürprizden habersiz, böyle geçiyorken günlerimiz; bir gün, erkek sineğin bile giremediği okulumuz genç erkeklerin istilasına uğradı adeta! Hepimiz, şaşkınlık ve hayret dolu bakışlar, soran gözlerle süzdük birbirimizi. Öğrendik ki, bu genç erkekler, Gölköy Öğretmen Okulu'nun bizim gibi yatılı öğrencileriydi. Bundan böyle sık sık bir araya gelecek; onlar bize, biz onlara karşılıklı okul ziyaretleri düzenleyecek, birlikte yemekler yiyecek ve ortak etkinlikler yapacaktık. Gel de inan buna!... İnsak da, inanmasak da aynen böyle oldu. O günden sonra, biz sümsükleştirilmiş kızlar arasında bir şıklık yarışı başladı ki, sormayın!
Fakat, işin acı tarafı; beynimiz öyle yıkanmış, duygularımıza öylesine kelepçe vurmaya alışmıştık ki, bu yeni ortamlarda sevgili bulma, erkek arkadaş edinme eylemlerine geçemedik bir türlü (Gönlüm, Cemal diye bir yakışıklıya kayıyor baktım, gizli silahlarımı dpğrulttum kalbime). Artık dışarıdan bir otoritenin beyinlerimizi ve duygularımızı ele geçirmesine, bize hükmetmesine gerek yoktu. Biz kendi jandarmalığımızı kendimiz yapıyor; aşkı, kendimiz, kendimize yasaklıyorduk. Bu konuda ne kadar başarılı olduğumuzu anlatamam!
Sonunda, öğretmen olmaya hak kazandık. Müdürümüz öyle nutuk atmayı, öğüt vermeyi seven biri değildi. Karşımıza geçip herhangi bir konuda konuşma yaptığına da tanık olmadık hiçbir zaman. Ama, mezuniyet törenimizde, birkaç cümle konuştu: "Şimdi sizler köylere dağılacaksınız. Sizlere; rahat etmeniz, köylü tarafından kabul görmeniz için, çevreye uyma, başınızı kapatma konusunda telkinde bulunanlar olacaktır. Bu telkinlere kanmayın, köylere ışık götürme görevini üstlendiğinizi asla unutmayın!" Bu telkinlere kanar mıydım, kanmaz mıydım bilmiyorum; ama, müdürümüzün bu sözlerini hep aklımın bir köşesinde tuttum. Ayrıca, iyi bir fotoğrafçı, aynı zamanda resimle ilgilenen müdürümüz, bana hep şunu düşündürdü: İçinde sanatçılık ruhu taşıyan kişiler, dünyayı değiştirip dönüştürme gücüne de sahiptirler.
Sevgili Öğretmenim Aytaç Açıkalın, size müteşekkirim. Saygılarımı sevgilerimi, hürmetlerimi sunuyorum buradan.
8 Ekim 2012 Pazartesi
7 Ekim 2012 Pazar
BİR ÖĞRETMENİN GÜNCESİNDEN/ AŞK YASAKTI BİZE
60'lı -70'li yıllarda kasabalarda ve benim doğup büyüdüğüm Eflani'de olduğu gibi, ilçelerin çoğunda lise yoktu. Ortaokulu ilk ve tek kız olarak bitirdiğim 1968 yılında, deliler gibi istediğim eğitimimi sürdürebilmemin tek yolu, bir yatılı okula girebilmekten geçiyordu. İçimden gelen bir ses; "yöredeki kadınlar gibi olmamalısın" diyordu sürekli bana. Kazanamamaktan çok korktuğum, geceleri uykularımın kaçtığı yatılı kız ilköğretmen okulu sınavını kazandığımda (hem de ikincilikle) dünyalar benim olmuştu sanki. Bir meslek seçme lüksüne sahip olmadığım, tek derdimin eğitimime devam edebilmek olduğu için, öğretmenliği bile isteye seçtiğimi söyleyemem.
Okuldaki ilk günlerim mutluluk sarhoşluğuyla geçti. Çoğu benim gibi kasabalardan, ilçelerden gelmiş; aynı feodal kültürün ürünü kızlarla çabuk kaynaştık. Hepimiz de kanaatkardık. Okul idaresinin seçtiği; bir iki giymede ağzı yüzü bir yana kayan 'ayakkabı'ları, bezden kes'leri, beyaz eşofmaları, modeli ve kumaşı öğretmenlerce seçilen bizleri çirkinleştirmeye hizmet eden formaları, komik ötesi şapkaları gıkımızı çıkarmadan giyer, neredeyse halimize şükrederdik. Kızları tecrit etmek için camları yukardan aşağıya boyanmış pencereler, 6-700 metrekare büyüklüğündeki dış dünyaya tamamen kapalı bahçe, 50-60 kişilik sobasız yatakhaneler ve geceleri -20 derecelerde seyreden soğuklar, 10-15 kızın balık istifi girdiği ilkel tek banyo, haftada bir gün yarım saatlik çarşı izni, yer bulabilirsek leğenlerde yıkadığımız çarşafları, çamaşırları asacak yer bulamama telaşı mutluluğumuzu bozamıyordu.
Biz kızlar saftık, cahildik, çocuktuk ve korkaktık. Hak aramanın, 'hayır' demenin, gerektiğinde başkaldırmanın insanı insan yapacağını göremiyorduk bir türlü. Bu bize, aile içinde öğretilmediği gibi, devletin okulunda da öğretilmiyordu.
Erkeklerle konuşmak, erkek ziyaretçi gelmesi, okul duvarları arasında erkek sineğin bile uçması yasaktı. Gelen mektuplarımız açılır satır satır okunurdu. Ortaokul arkadaşlarımın ikisi -sanırım bana sevdalanmışlar- "nasılsın, iyi misin" havalarında, hafiften sevda kokan çocuksu mektuplar yazmışlar bana. Sırf bu yüzden iki kez idareye çağrıldım. "Okuldan atılırsam" korkusuyla gecelerimin nasıl zehir olduğunu bir ben bilirim. Duygularımıza hükmediliyor; aşk, sevda konusunda aldatılıyorduk öğretmenlerimiz tarafından.
Okutulan derslerden de, bir şey öğrendiğimi sanmıyorum. Örneğin, Çocuk Edebiyatı dersimiz vardı; tek çocuk öyküsü okumadığımız gibi, tek çocuk öyküsü yazarından da söz edilmedi. Şiir, masal diye bir konuya girdiğimizi hiç anımsamıyorum. Ne öğretilmişti bize!!! Tıssss! Yalnızca Atölye dersinde güzel işler yapılır, bütün yaratıcı yeteneklerimizi ortaya koyarak güzel eserler yaratırdık. Alet edevat kullanmayı, ufak tefek tamirat yapmayı, bu derste öğrendim. Köy öğretmenliğim sırasında ve hayatım boyunca da çok işime yaradı öğrendiklerim.
Bir de ev işi derslerimiz vardı; bir türlü öğrenemediğim, sofrada çatal tabağın ne yanına, bıçak ne yanına konulacağı, peçetenin nasıl yerleştirileceği, iyi bir hanımfendinin yemekte nasıl davranacağı vs..., adabı muaşeret kaideleri falan filan... Yama yapmayı, bohça yapmayı, bebek zıbını, bebek önlüğü dikmeyi de öğrettiler. Kızların en zorlandığı, elbise dikmekti. Öncelikle, kumaş alacak paramız olmazdı çoğumuzun. Sonra, okulda az sayıda dikiş makinası olduğundan sıra gelmek bilmezdi size... Stresler yaşar, uykularınız kaçardı bu yüzden. Ben divitin bir kumaş almayı başardım; ama, makine sıram gelmedi bir türlü. Gidip Ermeni bir terziye diktirdim sonunda. Öğretmenimizi aldattım, kendim diktim diyerek. Eeee, aldatılan insan, aldatmayı da öğreniyor sonunda. Aslında öğretmenimizin de umurunda değildi, elbiseyi benim dikip dikmediğim...
Halkoyunları öğretilirdi bolca. Severdim. Ama, köylere gittiğimde topluca oynanması gereken halk oyunlarını oynayacak kimseler bulamadığımdan, oynamaya oynamaya onu da unuttum sonunda. Şimdiki aklımla diyorum ki; keşke, dans etmeyi, vals yapmayı, benim adını bilmediğim pek çok dans çeşidini de öğretselerdi bize. Sanırım bu yüzden, şimdi dans etmeyi bilmeyenler yönetiyor ülkemizi...
Sonunda, diplamalarımızı aldık, "alnımızda bilgilerden bir çelenkle nura doğru koşarak, yurdumuzu yüceltmeye ant içmiş bir halde" dağıldık ülkenin dört bir yanına.
Aşkı sevdayı yaşamamış, erkeklerden korkan ve onları hiç tanımayan, dış dünyadan tecrit edilmiş, ömründe başkaldırmayı düşünmeyen, haklarının farkında olmayan, fen matematik konularında yetersiz yetiştirlmiş biz öğretmenler yeni kuşaklar yetiştirdik canla başla çalışarak. Her şey ortada şimdi; sonuç, olması gerektiği gibi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)